4 Temmuz 2013 Perşembe

SAYIN ABDULLAH ÖCALAN-KAPİTALİZM TOPLUMSAL VE UYGARLIKSAL GERÇEKLİĞİN NERESİNDE VE HANGİ ZAMANINDADIR

Kapİtalİzm Toplumsal ve Uygarlıksal Gerçeklİğİn Neresİnde ve Hangİ Zamanındadır?

O halde hem ekonomi olmayan, hem de ekonomi karşıtlığı bariz olan bu sistemi toplumsal ve uygarlıksal gerçekliğin neresine ve hangi zamanına yerleştirmek suretiyle yetkin bir anlamlandırma ve yorumlamada bulunmayı başarabiliriz?
Ancak tarih boyunca uygarlık güçleri ve sistemlerinin bir yandan kendi içlerinde ve aralarında yürüttükleri eylemler ve çatışmaları, diğer yandan uygarlık karşıtı güçlerle çatışmalar ve savaşları çözümleyerek kapitalizm hakkında anlamlı bir sonuca varmak mümkün ola-bilir.
Konuya aşırı vurgu yaptığımın, çok tekrara kaçtığımın farkındayım. Özür de belirterek, bu çok ilginç ve ufuk açıcı turu bir kez daha kalın çizgilerle ve bütünlük içinde sunmak durumundayım.

1- İlkel Komünal Çağ (İlkel insandan dördüncü buzul döneminin sonuna, 20000 yıl öncesine kadar):
İlkel komünal ana düzeninde ekonomi kültürünün temeli atılmaktadır. Toplayıcılık ve avcılıkla sağlanan besinler anında tüketilmekte, hayvan postu ve bitki liflerinden yararlanılmaktadır. Ağırlıklı olarak ana-kadın klanın düzenleyici otoritesidir. Bir nevi ilk anacıl hegemondur. Klan toplumunun ana ilişkisi ve çelişkisi doğal çevre koşulların-dan risk teşkil edenlerden korunmak, elverişlilik ve beslenme imkânı sunanlardan yararlanmaktır. Klan kimliği bu koşullarda hayati nitelik taşımakta ve vazgeçilmezlik arz etmektedir. Karı-koca mefhumu gelişmemiştir. Doğuran ana tanınmaktadır, ama partneri erkek tanınmayacak kadar önemsizdir. İnsan toplumu şimdiye kadar yaşamının yüzde 98.5’ini bu biçimde sürdürmüştür. En uzun vadeli toplum biçi-mi oluyor. Hafif yontulan taşlar ilk temel kullanım araçları olduğu için, bu döneme yontma taş devri de denilmektedir. İlkel vahşet dönemi denildiği de olur. Sosyolojik olarak benimsenen ad ilkel komünal dü-zendir. İşaret dili kullanılmaktadır. Dere ve göl kıyılarında, mağara ve çakılan kazıklar üzerindeki kulübelerde barınmaktadırlar. Yaklaşık iki milyon yıl yalnız Afrika’da, bir milyon yıldan beri de Asya ve Avrupa kıtasında böyle yaşandığı varsayılmaktadır. Yurt, sınır, mülkiyet kavramları henüz gelişmemiştir. Aidiyet sadece klanla tanınmaktadır. Klan simgeleştirildiğinde bir nesneyle, totemle temsil edilmektedir. Kendi içinde aşama yapma, az veya çok gelişmişlik düzeyleri olsa da, insanlık bu düzen altında dördüncü buzul döneminin sonunda neolitik döneme geçiş yapıyor.

2- Neolitik Çağ 
(Yaklaşık M.Ö. 15000-4000):
Dördüncü buzul döneminin bitiminin ardından, tahminen 17 bin yıl önce yaşanan kısa bir mezolitik (orta taş devri) dönemden sonra ilk defa ana kol halinde Toros-Zagros dağ sisteminin eteklerinde, iyi cila-lanmış taşlar ve obsidyen kullanımından ötürü neolitik (yeni taş dev-ri) olarak adlandırılan, fakat özü tarım ve köy devrimi olan tarihî önemi büyük bir aşamaya geçiliyor. Yaklaşık on bin yıl öncesine daya-nan ve varlığı arkeolojik olarak kanıtlanan bu toplum, ilgili dağ sisteminin iklimi ve çevresinin bitki ve yararlanılabilir hayvanlarla dolu olması nedeniyle büyük bir sıçrama gerçekleştiriyor. Beslenme imkânları artıyor. Dokuma yapılıyor. Mağaradan köy yaşantısına geçiliyor. Bitki ve hayvanlar tarım kültürüne ve evcilleşmeye alınıyor. Yaklaşık M.Ö. 6000’den itibaren çanak çömlek yapılıyor. Özellikle Doğu Akdeniz’in dağ eteklerinden Zagroslara kadar bir hilal çizen bu böl-gede, çok güçlü ve sık ağlarla birbirine bağlanan bir kültür dönemine (Tel Halaf kültürü) geçiliyor.
Ana odak Yukarı Mezopotamya oluyor. Toplum yeni icat ve üretim araçlarında bir patlamayı yaşıyor. Bir nevi neolitiğin endüstri dönemi yaşanıyor. Ana kadın bu kültürde ana-tanrıça katına yükseltiliyor. Büyük ihtimalle yeni toplumun oluşumundaki rolü belirleyicidir. Anacıl düzen klan toplumuna damgasını iyice vuruyor. Erkekle çelişki yeni yeni oluşmaya başlıyor. Simgesel dile geçilmiştir. Güneyden Semitik olarak ad kazanmış siyah derili grupların ana hat olan bölge üzerin-den Asya ve Avrupa’ya göçleri artık eskisi kadar kolayca gerçekleşmiyor. Semitik kültürün oluşumunda bu etken önemli rol oynasa gere-kir. Kuzeyden de daha çok Sarı ırk ve Kızılderili diyebileceğimiz gruplar bölgeye kolay geçiş yapamıyorlar. Bu grupların bir kolu Amerika kıtasına (Bering Boğazından, tahminen M.Ö. 12000-7000) geçerken, diğerleri Çin, Orta Asya ve Doğu Avrupa’da yoğunlaşıyor. Ortadaki beyaz tenli Hint-Avrupa grubu iklim ve beslenme koşulları nedeniyle başat hegemonik rol oynuyor. Özellikle Verimli Hilal’deki grup hegemon gruptur. Uygarlık aşamasına kadar uzun süre bu sıfatını koruyacaktır.
Tarihte ilk defa kanıtlanmış ve kalıcılık arz eden Verimli Hilal kültürü M.Ö. yaklaşık 6000 yıllarında Aşağı Mezopotamya’ya, 5000’lerde Mısır-Nil vadisine, Balkanlar, İran ve Kuzey Karadeniz steplerine, 4000’lerde tüm Avrupa ve Çin’e kadar taşırılıyor. Her ne kadar iç dinamiğiyle gelişen bir Çin neolitiğinden bahsedilse de, tahminimce Çin neolitiği ağırlıklı olarak taşırılmış kültüre dayanmaktadır. Sığır yetiştirme ve obsidyen kullanımının taşırılması bu tezi güçlendirmektedir. Doğal olarak uzun süreler söz konusu olduğundan, her ana bölge kendi neolitiğini geliştirme şansına sahiptir. Fakat bütün belirgin işaretler ilk kültürel kıvılcımın ana odak olan Verimli Hilal’e dayandığını göstermektedir. Yayılmanın sömürgeciliği, işgali söz konusu değildir. Boş alanların genişliği bu tür ilişkilere yer vermiyor. Dünyada kalıcı iz bırakan ve etkisini halen sürdüren ilk büyük küresel hareketin bu temelde geliştiği genel kabul gören bir tarihsel görüş ve sosyolojik bilgidir.
3- Sümer Uygarlık Çağı
(M.Ö. 4000-2000)M.Ö. 5500’lerde Aşağı Mezopotamya’da gelişen ve M.Ö. 3800’lere kadar sürdüğü tahmin edilen El Ubeyd kültürü adındaki yeni bir evre etkili oluyor. Verimli Hilal kültürüne (özellikle Tel Halaf kültürüne) dayanmakla birlikte, gerek ataerkil topluma geçişe yol açması, gerek çanak çömlek tekniğindeki gelişmeler ve ticaretin öne çıkması, gerekse ilk istilacı seferler ve kolonileştirme çağını başlatması açısından bu dönem ve kültürü tarihsel açıdan önem kazanmakta-dır. Proto-Uruk kültürü de denilebilir. Ataerkil toplumun ortaya çıkışı ön uygarlık anlamına geldiği için de özellikle önemlidir. Ana-tanrıça kültürü önemini yitirmeye başlıyor. Kadın erkeğin kesin üstünlüğünü tanımaya zorlanıyor. Hiyerarşik yönetim büyük gelişme sağlıyor. Geleneksel uygarlık yönetiminin üçlü yapısı taslak halinde bu kültürde kendini ilk defa etkili bir biçimde duyuruyor. Bir nevi rahip olan Şaman, tecrübeli toplum yöneticisi şeyh ve fiziki güç sahibi olarak askeri şefin ayak sesleri bu dönemde giderek güçlenecektir. Ortadoğu’nun din, politika ve askeri kültürü bu dönemin derin izlerini taşımaktadır.
Bu kendini kanıtlayan bir kültürdür. M.Ö. 4500’lerde etkisini Yukarı Mezopotamya’da hissettiriyor. Tel Halaf kültürünü kontrolü altına alıyor. Bir nevi kolonileştiriyor. İlk kolonilerin M.Ö. 4000’lerde bu-günkü Malatya ve Elazığ’a kadar yayıldığı arkeolojik kayıtlarla kanıtlanmaktadır. Hanedanlık, geniş aile dediğimiz kültürü de taşırıyor. Daha önceki kültürde bu öğeler yoktur. Yıkıcı faaliyetlerine ilişkin izlere de rastlanmaktadır. Yıkılan bazı köylerin kültürel izleri, bilinçli bir yıkım ve işgalin gerçekleştiğine tanıklık etmektedir. Ticaret kültü-rü kesinlik kazanıyor. Tarihin belki de ilk ciddi hegemonyacılığı bu kültürün eşliğinde gerçekleştiriliyor.
Yaklaşık M.Ö. 4000-3000 dönemine Uruk kültür dönemi demek artık adetten sayılmaktadır. Uruk kültürü El Ubeyd kültürünün izi üzerinden gelişiyor. Ondan farklı olarak ilk kent-sınıf-devlet çıkışını, yani uygarlığı, yazılı tarihi başlatma ayrıcalığına sahip olmasıdır. Ataerkil kültürü ilk uygarlık kültürüne dönüştürmek tabii ki tarih için çok önemlidir. Aşağı Mezopotamya ikliminin suni sulamayı zorunlu kılması bunda temel rol oynar. Bu tür sulamanın gerektirdiği geniş bir nüfus, ayrıca sulama araç gereçleri kentleşmenin önkoşullarıdır. Büyük nüfusun aynı anda çalıştırılması beraberinde iaşe sorununu çözmeyi, sulama araç gereçleri de zanaatkârlığı gerektirmektedir. Bu durumda yerleşim zorunlu olarak kent çapında olmaktadır. Bu da kentin yöne-timini, yönetimin meşruiyet sorunlarının çözümünü dayatıyor. Ayrıca dışta çoktan başlamış olan talancı kabile saldırılarından korunmayı da gerektiriyor. Hepsi birleşince mükemmel bir rahip + yönetici kral + askeri komutan üçlüsünü doğuruyor. İlk Uruk kralına ithafen yazılan Gılgameş Destanı bu tarihsel gelişmeyi çok çarpıcı ve etkileyici olarak yansıtmaktadır.
Şehir kendi başına mantığı gelişmeye zorlayan bir altyapıdır. Çün-kü çok sayıda soruna yol açıyor. Sorunlar mantığı çalıştırmayı, dolayısıyla düşünceyi, düşünce yeni üretim araçlarını geliştiriyor. Ardından ekonominin yönetimi gelişiyor, o da peşi sıra politik ve askeri yönetimi sürüklüyor. Sınıfsal gelişmeyi de daha çok şehrin bir ürünü sayabiliriz. Kabile ve hanedan birimlerini aşan bir topluluktur şehir toplumu. Ayrıca hiyerarşik ataerkil yönetimlerin çelişkili doğası gereği, çok sayıda nüfusu bünyesinden dışladığını varsaymak mümkündür. Karın doyurma kabilinden de olsa, şehir kopan nüfus için bir çekim merkezi oluyor. Çeşitli nedenlerle aşiret ve hanedan dışı kalan kişilikler, şehir-de kurulu yönetim altında yönetilen-çalışan kesimi oluşturacağına göre, artık sınıflaşmanın doğması kaçınılmaz olur. Sosyolojik bir ilişki, yani sınıfsallık Uruk kültürünün önemli bir öğesidir. Devlet tüm bu şehir ilişki ağlarının doğal bir uzantısı olarak doğacaktır.
Şehir yönetimi ne kabile ne de hanedan yönetimine olanak tanır. Kan bağını aşan profesyonel bir yönetimi gerektirir. Ayrıca meşruiyet için bir inandırma gereği de kendini dayatır. Bunun imdadına yetişen, belki ilk devlet taslağını oluşturan rahip ve şehrin bir nevi ilk maketi olan tapınaktır. Kurum olarak şehir, devlet ve sınıfsallaşmayı ideolojik olarak zihnen inşa etme işi mitolojik ve dinsel üretim işidir. Maddi kültürün manevi kültürü etkilemesi Uruk kültüründe çarpıcıdır. Tersi de çok etkilidir. Hatta manevi kültürün ağır etkisi altında maddi kültürün anlaşılması neredeyse mümkün değildir; maddi kültür büyük bir ideolojik inşa vasıtasıyla görünmez kılınmıştır. Dil ve içerik olarak bu inşayı binlerce yıl sürecek tarzda zihne yerleştirerek maddi koşulları görünmez kılmak yeni devlet ideolojisinin baş görevidir. Sümer toplumunda bu işlev çok çarpıcı olarak kendini ele veriyor. Devlet tanrı-sal kurum olarak anlamlandırılırken, çalışan sınıf tanrının yarattığı kullar olarak yansıtılır. Devlet ile yönetilenler arasındaki arabulucu halka melek kavramında yansır. En büyük yönetim otoritesi baş tanrı olarak yansıtılırken, yardımcıları ikinci el tanrılar olarak panteonu, yani üst düzey devlet yönetimini, toplantı düzenini temsil eder. Eski tanrıçalar kuşağı kent öncesi sürecin kadın etkinliğinin yansıma gücü olarak hâlâ kendilerini hatırlatırlar. Tüm toplumsal ilişkiler yarı-mitolojik, yarı-dinsel bir dile tercüme edilerek, bambaşka bir metafizik dünya içinde, birim nüfus içinde yerlerini meşrulaştırmış olurlar. Şehir-devlet-sınıf ideolojik olarak yeniden yaratılır.
İdeolojik olarak yeniden yaratılma, çok büyük işlevi olan bir mane-vi kültür olarak her tür maddi gelişmenin, hatta doğanın yorumu olacaktır. Ona dayanılarak, özellikle yansıtıcı dil esas alınarak anlamlar türetilecek, insanlar inandırılacak, yaşam bu yeni meşru dünya içinde kutsanarak yaşanacaktır. İdeolojik olarak yeniden doğum karşısında gerçek maddi doğum var mı, yok mu sorusu bile yaşanan bu gelişmeler karşısında anlamını neredeyse kaybedecek, anlamlı görülse bile başka türlü imgeselleştirilecektir. Uruk devrimi tarım devrimi kadar önemli bir ilk şehir devrimidir. Ana nehir kolunun çıkış membaıdır. Daha sonraki katılımlar derecikler ve göletler seviyesindeki kapalı membalardır ki, onların bile hareketlenmesi ancak ana nehir sayesin-de mümkündür. Doğrudur, Çin’de de bir kent devrimi vardır. Orta Amerika’da da vardır. Ama bunlar ana nehir oluşturmayan, doğdukları yerde ya kuruyan ya da etrafında çok az kişinin yararlandığı durgun bir göle benzeyen mahalli kültürlerdir. Uygarlık olmak için ana nehir olmak veya ona katılmak önemli bir koşul olarak anlaşılmak duru-mundadır. Saf uygarlık yoktur.
Kaldı ki, Uruk kültürünün arkasında on bin yıllık neolitik miras yatmaktadır. Zembille gökten çöle düşmemiştir. Bu yeni kültüre uygarlık (medeniyet) da denilmektedir. Şehirlilik olarak tercüme edilebilir ki, doğrudur. Maddi ve manevi yapısı ve yansımasını böyle tanımlarken, aslında bir anlamda tüm uygarlığı tanımlamış oluyoruz.
Yapısı gereği Uruk kültürü yayılmacıdır. Şehrin artan verimlilikle her bakımdan büyümesi, nüfusunu bir dereceye kadar taşırması nedeniyle peş peşe komşu şehirlerin doğmasına yol açar. Verimli Hilal’in köylü kültürü de böyle çoğalarak zincirleme köy kuruluşlarına yol açmıştır. İlk köy kuşakları olarak Newala Çori’den (Urfa-Siverek’te, Fırat kıyısında) Çayönü’ne (Diyarbakır-Ergani’de, Dicle’nin bir kolunun kıyısında), oradan Çemê Xalan’a (Batman Çayı yakınlarında), böylece aşağıya Kerkük’e kadar çığ gibi (M.Ö. yaklaşık 10 binlerden itibaren) yayılım gösterirler. Kültürlerin çiçeklenmesi dediğimiz olay budur. Uruk kültürlenmesi de benzer bir seyir izlemiştir. Çoğalan şehir artan rekabet demektir. Şehir aynı zamanda pazar demek olduğundan, yeni kültür rekabet unsurunu da peşi sıra taşır. Ticaret daha şimdiden gözde bir meslek olmuştur. Tarıma ve ulaşıma yönelik zanaatkârlar öncülüğünde bir endüstri doğmuştur bile. Şehirler arasındaki kavga doğal olarak hegemonya sorununu gündeme getirecektir. Peşi sıra şehir devletinden ilkel imparatorluğa geçiş (Bu durum mevcut tüm şehirlerin aynı kişi veya hanedan yönetimine alınması oluyor) süreci kendini dayatacaktır. 
 Uruk’un ticaret ihtiyacı neolitik alanı erkenden uygarlaştırma ve kolonileştirme sürecine sokacaktır. Eldeki birçok veri, El Ubeyd kültü-rüne dayalı koloni katmanlarını takiben, daha gelişkin bir Uruk yayıl-ma alanı ve kolonileştirme faaliyetinin varlığını kanıtlamaktadır. Özel-likle Fırat kıyılarında çok gelişmiş Uruk kolonilerine rastlanmıştır. M.Ö. 3500’lerden itibaren gelişen Uruk kolonileştirme hareketine karşı zaten Tel Halaf kültüründen beri büyüme halkalarını durdurma-yan Yukarı Mezopotamya kültürünün hem bir başkaldırısını, hem de karşılıklı alışverişini yansıtan bir eğilimin varlığını da eldeki arkeolojik bulgular kanıtlamaktadır. Bölgenin çok güçlü iç dinamikleriyle M.Ö. 3000’lerde kentleşmeye başladığını gösteren çok sayıda höyükte kazı yapılmıştır. Her gün artan bulgular, şehir kültürünün de Aşağı Mezopotamya’ya tıpkı Mısır, Elam ve Harappa’ya taşındığı gibi ana kaynak bölgeden taşındığını düşündürtmektedir. Özellikle yakın dönemde Urfa yakınlarında Göbeklitepe’deki yerleşim yerinde yapılan kazılar (M.Ö. 10000’lerde başladığı kanıtlanmıştır) mevcut görüşleri değişti-recek bulgulara yol açmıştır. Köyleşmeden önce dönemine göre dev boyutlu sayılabilecek, muhtemelen tapınak olan bir kültürün varlığı saptanmıştır. Mevcut dikili taşların anlamı tam çözümlenmese de, çok gelişmiş bir kültürü yansıttığı kesindir. Yeni araştırmalar kültürel merkezde kaymalara yol açabilir.
Bu paragrafı Uruk yayılmasına karşı ancak güçlü bir kültürün ce-vap verebileceğini belirtmek için açtım. Bölgedeki kültürün daha ön-celeri başlayan (muhtemelen M.Ö. 5500’lerde başlayan El Ubeyd kültürü) yayılmasına karşı da direnişi ve kendi kültüründe ısrarı vardır. Hatta tüm mezolitik ve neolitik dönemde güneyden ve kuzeyden dalga dalga gelen göçlere karşı sürekli bir direnme halinin mevcudi-yeti bölgedeki kültürel yapının kalıcılığından anlaşılmaktadır.
Bu gerçeklik, yani Uruk kültürünün yerel kültür içinde erimesi karşı kültürün gücünü göstermektedir. Bu aslında bugüne kadar devam eden bir süreçtir. Uruk'un üstünlüğünü üretimdeki gücü ve nüfusuna dayalı devlet gücü sağlamaktadır. Âdeta Hollanda ve İngiltere örneğinin ilk prototipiyle karşı karşıyayız.
Şahsi yorumuma göre Mısır, Elam (bugünkü İran’ın güneybatısı) ve Yukarı Mezopotamya kültürleri ilk El Ubeyd ve Uruk yayılmasına başarıyla karşılık verip kendi kent kültürlerini yaratmışlardır. Nitekim M.Ö. 3000’lerden itibaren bu üç tarihsel merkezde kent gelişmesinin hızlandığını ve uygarlık nehrine kendi kollarını akıttığını kanıtlayan arkeolojik veriler her geçen gün artmaktadır.
Daha da önemli olan, Uruk'un yakın çevresindeki şehir ve kırsal bölgelerde nelerin olup bittiğidir. Tarih Uruk kültürel çağının M.Ö. 3000’lerde sona erdiğini ve I. Ur Hanedanlığıyla yeni bir dönemin başladığını haber vermektedir. Muhtemelen yoğun şehir çatışmasının sonucudur bu gelişme. Zaten tabletlerin okunmasında bu yönlü gelişmeler net olarak anlaşılmaktadır. ‘Nippur’a Ağıt’, ‘Agade’ye Lanet’ ezgileri, yakılıp yıkılan şehirlerin encamına ilişkindir. Tıpkı bugünkü Bağdat ve çevresinde olup bitenlere nasıl da benziyor! I. ve II. Ur dö-nemleri M.Ö. 2350’lere kadar gelmektedir. M.Ö. 2350-2150’lerde meşhur Sargon yönetiminde bir hanedan dönemi başlıyor. İlk impa-rator olarak da tanımlanabilecek Sargon, çok kanlı savaşlar sonucun-da tüm Verimli Hilal’de hükmünü, yani imparatorluğunu geçerli kıldı-ğını övünerek anlatmaktadır. Büyük vahşetler şanlı ve onur yükselten eylemler olarak anlatılmaktadır. Yazılı kaynaklardan bunu takip etmek mümkün oluyor. Agade’yi başkent yaptığı, Amorit (o dönemin Arabistan Çölünden saldıran kabilelere ‘tozlu, kirli adamlar’ anlamın-da Sümerlerin taktıkları ad) kökenli olduğu kayıtlanmaktadır. M.Ö. 2150’lerde bu sefer Zagros kökenliler Gudea önderliğinde Agade’yi yerle bir edip yeni bir hanedanlık tesis ediyorlar. Yaklaşık M.Ö. 2050’lerde bu hanedanlık da düşüyor. Yerine geçen Üçüncü Ur Ha-nedanlığı da ancak yüz yıl yaşıyor.
Tarih M.Ö. 1950’lerde görkemli Babil çağının başladığını gösteri-yor. Bu şehir kavgalarında karşımıza çok ilginç bir ikilem çıkıyor. Sü-merler uygarlığı yaratan ana toplumdur. Ana derken kaynak anla-mında söylüyorum. Menşeleri muhtemelen çok önceleri Verimli Hilal kültüründen gelen ama artık yerleşik hale gelmiş bir halk, bir toplum olduğunu çağrıştırmaktadır. Dilleri iki yakın komşuları olan Amoritler ve Gutilerden farklıdır. Hayli iç içe geçen kelimeler de vardır. Özellikle Aryen dil grubuna daha yakındır. Semitik kökenden bariz olarak fark-lıdırlar. Semitik-Amorit kabilelerin saldırıları yoğundur. Nitekim Agade kenti hanedanı ve Sargon Semitik-Amorit kökenlidir. Hatta Sargon’un Sümer şehir saraylarında büyüyen ve yönetimde yer alan bir komutan olma ihtimali yüksektir. Destanlar bunu yansıtmaktadır. Gutiler Sümerlere daha çok müttefik olarak yaklaşıyorlar. Kökenleri Zagros’ta olup Aryendir. Çok enteresan olan nokta, bugünkü Irak’ta da buna çok benzeyen bir tablonun söz konusu olmasıdır.
Sonuç olarak M.Ö. 2000’lerin başlarına kadar uygarlığın sistem olarak doğuşu ve gelişimi çok kanlı, sömürülü, kent kurmalı ve yıkma-lı, ittifaklı, kolonili, hegemonik karakterde oluyor. Kölelerin karın tokluğuna çalıştığı verimli sulak topraklarda tarımla birlikte komşu şehir ve neolitik bölgelerle yapılan ticaret ve gelişen zanaatkârlık büyük artık-ürün üretiyor. Bu üretim, yani maddi kültür üzerine kurulan uygarlık sistemi, muhteşem bir manevi kültür inşa ederek kendi yönetici gruplarını tanrılaştırırken, çalışan kölelerini de tanrıların dışkısından oluşmuş varlıklar biçiminde tanımlayıp aşağılıyor. İyi anlaşılmalıdır ki, doğuş efsanelerinde maddi hayatın böyle yansıtılması çok nettir. Yaratıcı ana-tanrıça ise erkeğin sağ kaburga kemiğinden yaratılıyor. Efsaneler hayli ilginçtir, ana kadının da kesin bağımlılaştığını çarpıcı yansıtıyorlar. Yaşam artık bu efsanelerin teşkil ettiği dille anlaşılıp yorumlanacaktır.
Gerçek maddi hayat ise günümüze kadar kendi dilini ve yorumunu yaratamadan, ancak bazen ‘Ezop diliyle’ bazı eski gerçeklerden bahsetmek isteyecek, ama o dili de kimse anlamadığından dilsizliği ve anlam yitikliğini yaşayacaktır. Unutmayalım, gerçekliğin dili ve anla-tım kabiliyeti hâlâ yaratılamamıştır!

4- Babil ve Asur Uygarlık Çağı: 
(M.Ö. 2000-300)Zaman ve mekân açısından aralarında farklar olsa da, tarih sahne-sine çıkış ve Sümer hanedanlarından iktidar olarak kopuş bakımın-dan, kendine özgü bir fark yaratan bu iki uygarlık çağının zamandaşlığı ve kültürel benzerliği daha belirgindir. Amorit-Semitik kökenden kaynaklanmaları ve Akad Hanedanlığıyla ortak bir uygarlığı paylaşmış olmaları yüksek bir olasılıktır. Dil ve kültür benzerlikleri ve ayrıca bol miktardaki yazılı kaynak bu gerçeği kanıtlayıcı niteliktedir.
Sümerlerin son görkemli çağı Nippur kültür kentinde yaşanmıştır. İlk akademik eğitimin alındığı kent olduğu belirtilebilir. Kentin büyük ihtimalle Akad hanedanları tarafından tahrip edilmesinden sonra, yakınlarında Akad dil ve kültür ağırlığını taşıyan Babil kentinin yükse-lişi yeni uygarlık çağının başlangıcı olarak alınabilir. Zaten son Sümer hanedanı olan III. Ur döneminden sonra M.Ö. 2000’lerin başlarından itibaren Babil öncülüğünde yeni hanedanların kent egemenliklerini peş peşe ele geçirişi yeni durumu belirginleştirmektedir. Akad dili yeni uygarlık dili olarak önem kazanır. Siyasi egemenlik ve ticaret dili olarak tüm uygarlık bölgelerinde kendini hissettirir. Daha sonraları Aramice adıyla tüm uygar halkların ortak anlaşma aracı olarak, bu-günkü İngilizceye benzeyen bir rol oynar. Akad kültürü uygarlık açı-sından içerik olarak Sümer kültürünü miras alır. Mitolojik olarak yap-tığı dönüşüm, Tanrı Marduk’un yükselişinde kendini gösterir. Enuma Eliş Destanı bu dönemden kalma en önemli destandır. Marduk, ana-tanrıçanın iyice kötülendiği, erkek-egemen kültürünün simgeleştirildiği ve tanrısallaştırıldığı kültürün baş tanrısı rolündedir. Yunan kültü-ründe Zeus, Roma kültüründe Jüpiter, Hint-Avrupa kültüründe Aryen kaynaklı Gudea (Germenlerin Gotları ve Tanrı Got, yine Kürtçede ha-len kullanılan Xwedê aynı kökenden gelir), Arap kültüründe Allah, Hintlilerde Brahman, Çinlilerde Tao aynı tanrısal kuşağı temsil ederler.
Ortak uygarlık aşaması ve kültürel benzerlikler, bu dönemde en çok temel simge olarak toplumu temsil eden tanrı adlandırılmaların-da kendini gösterir. İsim olarak bile hepsinin yaklaşık M.Ö. 2000’lerde ortaya çıkışı tesadüfi değildir. Temellerindeki derin ve ortak kültür-den kaynaklanmaktadır. Simgeleştirilmiş biçimiyle erkek egemen kültür (ana-kadının ve onun ev ekonomisinin artık zorba ve kurnaz erkek tarafından gasp edilişi) tanrısallaştırılmaktadır. Adı Aryence Star, Sümerce İnanna, Hititçe Kibele, Semitikçe İştar, Hintçe Kali olan ana tanrıça giderek sönükleşirken, adı geçen erkek tanrılar yüceltilmektedir. Kadının toplumsal zemin kata çekilişinde M.Ö. 2000’li yıllar dil ve kültür açısından da önemli bir yenilgi ve aşağılanmayı yansıtır-lar. Uygarlığın maddi ve manevi kültüründe erkek ve kabile köleliğin-den önce gelen cins olarak kadın köleliğinde, kadın gerçekten en derin zemin kat kölesi olarak yenilgili, aşağılanmış, sesi soluğu kesilmiş, lanetlenmiş, ölümcül bir statü altına alınmıştır. Karılık ve üzerin-de sınırsız yetki sahibi olarak erkek-kocalığı bu kültürel zemin üzerin-de yükselir. Araplarda ve aynı kültürel zemini paylaşan Ortadoğulu toplumlarda kadınların halen devam eden statüsü bu değerlendirme-yi doğrulamaktadır. Namus cinayetleri bu kültürün küçücük bir unsurudur.
Babil çağı Asur çağından önceliklidir. Coğrafi mekân olarak Kuzey Mezopotamya’ya adım adım çekiliş bunda önemli rol oynar. Babil bugünkü Bağdat'ın daha güneyindeyken, aynı tanrı adını alan Asur kenti bugünkü Musul yakınlarındadır. Daha sonra Ninova olarak aşama kaydetmiştir.
Babil kentinin tarihte bazı özellikleriyle dikkat çektiği görülmektedir. Son Sümer kültür kenti Nippur’un tüm kültürünü öncelikle özüm-semiştir. İmparatorluk aşamasında tüm çağdaşı toplumların kültürel birikimleriyle soylarının önde gelenlerinin Babil’e taşındığı anlaşıl-maktadır. Ünlü Babil Kulesi ve ‘yetmiş iki dilin konuşulduğu’ yer ol-ması efsane değil, bir gerçek olsa gerekir. Daha doğrusu gerçeğin efsaneleştirilmesidir. M.Ö. 1900-1600 dönemi Babil uygarlık çağının en görkemli dönemidir. Tüm uygar bölgelerde imparatorluk gücü olarak hükmünü icra etmektedir. En ünlü imparatoru olan Hammurabi, Sargon’dan sonra tarihin bilinen ikinci imparatorudur. Kendi adına ilan ettiği ‘Hammurabi Yasaları’ daha önceki yasallaştırma geleneğinin devamı olsalar da, etkililik ve tarihte iz bırakma anlamında birincil öneme sahiptir. Uygarlık kültüründeki hem ‘Tanrı yasallığı’nın hem de ‘hukuk yasallığı’nın Hammurabi döneminden izler taşıdığı kesindir. Dönemin tüm şehirlerini kanlı savaşlardan sonra egemenliği altına almıştır. Ayrıca komşuları ve sınırları dahilindeki kabile kültürlerine de amansız bir egemenlik dayattığı anlaşılmaktadır. Bölge tarihinde Mı-sır tanrı-krallarına ‘firavun’ denilirken, ağırlıklı olarak Babil ve Asur tanrı-krallarına da ‘nemrut’ adı verilmektedir.
Ahdi-Atik’te anlatılan Hz. İbrahim’in Ur (Bugünkü Urfa) kentinden çıkışı veya kaçışı, öyle anlaşılıyor ki Babil Nemrutlarının zulmüyle ya-kından bağlantılıdır. Tarih Hammurabi’nin M.Ö. 1700-1650 civarında hüküm sürdüğünü yazmaktadır. Hz. İbrahim'in hicretinin de aynı ta-rihte gerçekleştiği düşünüldüğünde, İbrahim-Nemrut çekişmesi gayet iyi anlaşılmaktadır. İbrahim bir kabilenin başıdır. Kabilesi Urfa civarın-da tarım, hayvancılık ve ticaretle geçinen çok sayıdaki kabileden biri-dir. Bugünkü gibi köken olarak Aryen ve Semitik kökenli iki kültürün etkisi altındaki geçiş toplumları da bölgede bolca bulunmaktadır.
İbrahim ve kabilesinin yarı-dinsel, yarı-mitolojik öyküsünün simge-sel değeri bilinmektedir. Hz. İbrahim’in üç tek tanrılı dinin atası sayılması ve dünyada neredeyse etkilemedik din bırakmamış olması öne-mini ortaya koymaktadır. Hammurabi’yle en otoriter çağını yaşayan Babil Nemrutlarına (Bunlar Babil bürokrasisinin tüm merkezî ve böl-gesel önde gelenlerini kapsamaktadır. Nemrut önde gelen kent ve bölge yöneticisine verilen unvan, ad olsa gerek) karşı direnen çok sayıda kabile ve kentin olması beklenebilir. Henüz güçlü komünal düzenin etkisini taşıyan kabilelerin, hatta köyler ve kentlerin, hangi tanrısal ad (Allah adına) altında yapılırsa yapılsın, imparatorluk da-yatması karşısında direnişe geçecekleri ve isyana kalkışacakları açıktır. Kölelik nedir tanımayan toplumlar çok zor köleleşirler. Bazen köleleşmektense toptan imha olmayı bile göze alabilirler. Tarihte bunun sayısız örneklerini tanımaktayız.
Hz. İbrahim dini veya öykülemeleri aslında bu genel anti-nemrut direniş kültürünü temsil etmektedir. Bu kültürün birinci kaynağı, 1700’lerdeki Babil İmparatorluğu zemini ve zamanıdır. İkinci kaynak ve kol ise, Hz. Musa’nın M.Ö. 1300’lerin sonlarından itibaren Mısır Firavunlarına karşı çıkışı ve buna ilişkin öykülerdir. Yani Mısır Firavun otoritesini temsil eden kültüre karşı aynı veya benzer iz üzerindeki yarı-köle ama bundan kurtulmak isteyen Hz. İbrahim geleneğindeki toplulukların direniş kültürüdür. Bu kültürün toplamı Kitab-ı Mukad-des geleneğini oluşturmaktadır. Dönemin iki güçlü hükümranı olan ve kendilerini tanrı-krallar olarak simgeleştiren Nemrut ve Firavunlara karşı çok uzun soluklu ve giderek kendini yeni bir kültür olarak oluş-turan bu gelenek, Hz. Musa’dan sonra daha çok güçlü rahiplerle (örneğin Musa’nın kardeşi Harun’la başlayan gelenekten I. ve II. Samuel, İşaya ve birçok peygamber) temsil edildikten sonra, Hz. Davut ve Hz. Süleyman’la M.Ö. 1020-900 yıllarında bugünkü İsrail-Filistin toprakları üzerinde güçlü bir krallık kuracaktır. Bu geleneğin ve temsili olan İbrani kabilesinin tarih içindeki yürüyüşünü ve etkisini dikkatle yorum-lamadan, uygarlık tarihini ve ona karşı geliştirilen her türden direniş ve isyanları anlayamayız, çözemeyiz. (Her tür derken ideolojik, mitolojik, felsefi, dinsel, siyasal, fiziki, ekonomik, hukuki, kabilesel ve ulu-sal tüm hareketleri kastediyorum.)
Birinci Babil döneminin M.Ö. 1596 yılında Hitit ve Hurri kökenli Kassitler adı verilen güçler tarafından sona erdirildiğini görmekteyiz. Burada daha ilginç ve önemli olan, bunların Hitit ve Kassit kimliğiyle aralarında kurdukları ittifaktır. Tarihçilerin pek açmadıkları bu konu bölge halklarının tarihini öğrenmek açısından önem taşımaktadır. Herhalde Babil gibi güçlü bir kültürel, siyasal ve askeri geleneği yenmek kolay olmadığı gibi, çok güçlü bir karşı kültürü gerektirir. Nitekim İbrahimî geleneğin yaptığı şey sürekli hicret, daha doğrusu kaçıştır. Ancak boşluk bulduğunda siyasi erk olabiliyor.
Uruk ve Ur dönemlerinde Zagros kabile federasyonları olan ve son örneğini M.Ö. 2150’de Akad sülalesine son veren ünlü Guti Kralı Gudea’nın (İlginçtir, Aryenlerin en büyük tanrısıyla aynı adı taşımaktadır. Bir nevi karşı-uygarlık sürecine girdiği anlaşılmaktadır) temsil ettiği Toros-Zagroslarda oluşan geleneğin çözümlenmesi kilit önemdedir. Tarihin bu geleneklerden çok az bahsetmesi veya hiç bahsetmemesi ilginç olduğu kadar, üzerinde durulmayı gerektiren önemli bir alan, bir araştırma sahasıdır.
Gerek El Ubeyd kültür kolonilerine, gerekse Uruk ve Ur’un siyasi ve ticari koloniciliğine karşı çok daha kalıcı bir tarım kültürünü yaratmış, oldukça sık bir köy ağını kurmuş, şehirleşmenin eşiğine gelmiş, belki de daha önce şehirleşmiş (Urfa-Göbeklitepe’deki büyük tapınak-lar tepesindeki bulgular bunun mümkün olabileceğini hatırlatıyor. M.Ö. 10 binlerde bu kültürü yaratanlar Uruk ve Ur’unkinin çok ileri-sinde bir kent kültürünü de rahatlıkla yaratmış olabilirler. Mimarisi ve mitolojisi bunu hissettirmektedir), dağ etekleri ve ovalarını birlikte kullanan çok geniş bir ağ içindeki kabile topluluklarının direnmeleri ve müşterek tehlikeye karşı federasyonlaşmaları, ardından daha kalıcı siyasi birlikler kurmaları en güçlü olasılıktır.
M.Ö. 3000’lerde Sümerler tarafından genelde Hurriler olarak ad-landırılan bu toplulukların 1650’lerde daha kuzeyde Kaniş ve Hattuşaş merkezli Hititler, Waşukani (Xweşkanî, güzel, hoş pınar; bugünkü Ceylanpınar ve Suriye’deki karşılığı olan Serekanî kenti) merkezli Mi-tanniler adında iki güçlü siyasi birlik kurdukları görülmektedir. Mitan-nilerin Kerkük-Zagros’tan Tel Alal’a, Amanoslara kadar genişledikleri, M.Ö. 1400’lerde Mısır ve Hititlerle birlikte üçüncü büyük siyasi ve kültürel güç oldukları birçok belgeyle kanıtlanmaktadır. Hititlerle ortak bir kültürü ve dili paylaşmaktadırlar. Aralarında güçlü kan bağlı-lıkları bulunmakta ve siyasi düzeyde evlilikler yapmaktadırlar. (Hitit İmparatoru Şupiluliuma, Mitanni Prensi Matizava’ya “Sana kızımı verdim, adam gibi birlikte bölgeyi yönetelim” demektedir) Mısır hiyerogliflerinde Mitannilerin gücü yansıtılmaktadır. Sarayda birçok Mi-tannili gelin bulunmaktadır. Ünlü Nefertiti bunlardan biridir.
Hititlerin ünlü kadın-tanrıçası Puduhepa da Hurri kökenlidir. Alan kültüründe kadın izinin son temsilcisi gibidir. Daha önceleri Gutiler ve Kassitler, yeni bir siyasi oluşum olarak Mitanniler Hurrilerin alt kollarını yansıtmaktadır. Hurri kelimesi etimolojik olarak Sümerce ‘Dağlılar’ anlamına gelmektedir ki, günümüze kadar zaman zaman kullanı-lan bir adlandırmadır. Daha da önemlisi, tüm güçlü belirtiler, Hitit adı verilen devletin tüm kralları ve prenslerinin Hurri adı taşımakta olup, evli oldukları kadınların da hep Hurri prensesleri olduklarını göster-mektedir. Şahsi yorumuma göre, Mitanniler ağırlıklı olarak Toros-Zagros dağ silsilesinin kavisli güney eteklerindeki Verimli Hilal’de kurulan siyasi birlik veya konfederasyon benzeri bir oluşum iken, Hurrilerin ikinci bir kolu da Hititler adıyla kuzeyde Karadeniz dağlarına kadar olan alanda ve tüm Kuzey Toroslarda örgütlenmiş olup daha güçlü bir devlet, hatta ilkel bir imparatorluk biçiminde temsil edilmektedir. Kültürel temel, akrabalıklar, diplomatik ilişkiler, en önemlisi de Hitit-Kassit ittifakı bunu doğrulayıcı etkenler olarak ileri sürülebilir.
Kuzeydeki bu kültürel direnişin ve sonunda geliştirilen siyasi birli-ğin birinci Babil dönemini sona erdirdiği rahatlıkla belirtilebilir. Babil, ikinci döneminde (M.Ö. 1600-1300) bu siyasi birliğin ya egemenliği altındadır ya da onunla bir nevi uzlaşmış olarak birlikte yönetilen ve daha çok da dönemin en büyük kültür ve ticari merkezi olarak yaşa-mını sürdüren bir kent durumundadır. Günümüzün bir nevi Paris’i gibidir.
Babil kültürü üç Kutsal Kitabı da derinden etkilemiştir. Birçok iz bırakmıştır. Ticaret deposu, bölgesel pazar ve üniversite kenti olarak da tanımlanabilir. Dönem uygarlığının uluslararası (daha doğrusu kavimler ve mezhepler arası) merkezi olma rolünü temsil ettiği de rahatlıkla belirtilebilir. Bütün siyasi, ticari, istihbarî oyunlar Babil’de geliştirilmektedir. Komplo merkezi olma rolü de ihmale gelmez. Kut-sal Kitap’taki tasvirleri çok çarpıcıdır. Özcesi tam bir uygarlık merkezi olarak rolünü layıkıyla oynamaktadır. Bu yönüyle bugünkü Londra’ya çok benzemektedir.
Üçüncü Babil dönemi (M.Ö. 610-330) Medlerle kurduğu (Bugünkü Şii-Kürt ittifakına çok benziyor) ittifak temelinde Ninova’nın 612’de haritadan silinişiyle başlar, İskender’in M.Ö. 330’larda bölgeyi fethiyle sona erer. Meşhur Nabokadnazar’ın imparatorluğuyla anılır. Mezopotamya’nın son büyük imparatorluğudur. Mezopotamya bu tarih-ten sonra ana merkez olma rolünü yavaş yavaş kaybeder. Yaklaşık 15 bin yıl tarihin ana merkezi olan Dicle-Fırat vadilerinde, kollarında,ırmaklar arasındaki dağ etekleri ve ovalarda insanlık kültürünü yoğurup bütün kıtalara yaydıktan sonra çok yorgun ama umutlu olarak bugün yeni bir döneme hazırlanmaktadır.
Asur çağı da benzer biçimde üç döneme ayrılabilir. Kadim tarihin en güçlü siyasi, askeri ve ticari güçlerindendir. Sümer uygarlığıyla Greko-Romen uygarlığı arasındaki ara halka rolünü oynar. Uygarlıkta kan dökücülüğü, zorbalığı ve ticari yaratıcılığıyla anılır. Yıkılışı bütün Ortadoğu halklarınca (kendi halkı da dahil) bayram olarak kutlanır. Bu kutlayışta nemrut ve firavun türü despotluğun sona erişinin payı belirleyicidir.
Birinci dönem (M.Ö. 2000-1600) ticari aristokrasinin yükseliş dönemidir. Çok çarpıcı olarak tüccar ve siyasi erk sıklıkla aynı kişide tekel olarak temsilini bulur. Siyasi ve ticari güç tekelinin ilk defa Asur topluluklarınca kurulduğu belirtilebilir. Geniş bir tarihî mirasa dayandıklarını, El Ubeyd-Uruk-Ur-Babil ticari birikimlerini kullandıklarını, onların izini takip ettiklerini, M.Ö. 2000’lerden itibaren tüm uygarlık alanlarında ve komşu neolitik köy ve göçer topluluklarıyla ticareti geliştirdiklerini, belli başlı merkezlerde ticari koloniler kurduklarını, ilk defa bağımsız kapitülasyoncular gibi çalıştıklarını, çok geniş kervan ağlarına sahip bulunduklarını, ticari bilinci en yüksek uygarlık oldukla-rını, tüm bu stratejik ilişkileri güvenceye bağlamak için çok acımasız güç kullandıklarını rahatlıkla belirtebiliriz. Ninova bir nevi Hollan-da’nın Amsterdam’ı gibi zenginliğe, altın ve gümüşe boğulur. En kali-teli kumaş merkezi, en ünlü saraylar artık Ninova ve yakınlarındaki şehirlerde toplanır. Amsterdam’ın Paris’le rekabeti gibi, Ninova’nın (Asur) rakibi de Babil’dir. Birbirlerini etkilemek ve hegemonya altına almak için büyük çaba harcarlar. Ekonomik, ticari, siyasi ve askeri çatışmaları karşılıklı çıkarlar nedeniyle eksik olmaz. Birbirlerine devrevi üstünlük sağlasalar da, nihai üstünlük kuramazlar.
İkinci dönem (M.Ö. 1600-1300) Mitanniler ve Babillilerin ittifakla yürüttükleri egemenlik altında geçer. Ticari rollerini devam ettirirler.
Üçüncü dönem (M.Ö. 1300-600) asıl askeri ve siyasi güçlerini inşa ederek zamanın en korkutucu gücü haline geldikleri dönemdir. Urar-tular dışında, Mısır da dahil, işgal etmedik ve haraca bağlamadık bir yer bırakmazlar. Kavim ve kabilelerin en çok acı çektikleri bir dönemi yaşatırlar. Uygarlığın en kanlı yüzü demek mümkündür. Öve öve nasıl kellelerden surlar ve kaleler yaptıklarını büyüklüklerinin bir ölçüsü olarak anlatırlar. Kavim ve kabilelerin köleleştirilenleri dışında hepsi katledilir. Mısır gibi bir uygarlık bile Asur işgalinden (M.Ö. 670) kurtulamaz. Kudüs Krallığı yerle bir edilir. Bugünün ABD benzeri bir dünya gücüdür. Her imparatorluktaki egoizmin bir benzerini en gelişmiş haliyle yaşar. Barış içinde birlikte yaşama ve uzlaşma kültürünü tanımaz. İmparatorluk geleneğinin yaratılmasındaki payı küçümsenemez.
Asur’un yıkılmasında belirleyici rolü yine Hurri kökenliler oynar. Mitannilerin uzun süre Asurlulara göz açtırmadıklarını biliyoruz (M.Ö. 1600-1300). Mitannileri yıkmaları, Hurri kökenlilerin direnişini sona erdirmez. Nairiler diye (Asurcada ‘Su Halkı’ anlamına gelir) bilinen aşiret toplulukları bugünkü Botan’da aşiretler konfederasyonu ben-zeri birliklerle (M.Ö. 1200-900) uzun süre Asurlulara karşı direnirler. Bu tarihten sonra Urartular adlı siyasi birlik devreye girer. Asur’a karşı direnişleri M.Ö. 870’lerden yıkılıncaya (M.Ö. 610) kadar devam eder. Yaklaşık üç yüz yıllık bu direniş bugünkü Van merkezli, oldukça güçlü bir merkezi siyasi oluşuma dönüşüp tarihe iz bırakır. Muhtemelen karışık bir siyasi üstyapı söz konusudur. Başlangıçta Asurcanın etkisi hâkimdir. Hurrice, Ermenice ve Kafkas dil etkilerini de taşıyan karma bir dilin kullanıldığı tahmin edilmektedir. Bu dil yapısı direnişteki mozaiği de yansıtmaktadır. Alanda karma yaşayan bu halkların ortak tehlike karşısında birleşerek, güçlü bir siyasi oluşumla varlıklarını korudukları anlaşılmaktadır. Kafkas kökenli İskitlerin devreye etkin ola-rak girdiği bir dönemdir de. Urartuların demircilikte usta oldukları, tunçtan epey silah ve kap kacak geliştirdikleri bilinmektedir. Kale yapımı başta olmak üzere mimarideki üstünlükleri, askeri olarak da sık sık Asur’u yenmeleri göz önüne getirildiğinde önemleri daha iyi anlaşılır. Asurluları nihai olarak yenemediyse de, yıpratmadaki en büyük pay Urartu Devletine düşer. Uygarlık tarihinde silinmesi zor bir iz bırakmışlardır.
Asur’un nihai yenilgisi Babil’in el altından uzun süreli yürüttüğü diplomasiyle ve Mağî (Kürtçe ‘ateş ocağı’ anlamındaki mağ’dan gelir) adlı Med rahiplerinin uzun uğraşlarından sonra Med Konfederasyonu ve Babil şehir devletinin ittifakıyla M.Ö. 612’de gerçekleştirilmiştir. Bölgede Med ve Üçüncü Babil dönemi başlar.
Asur uygarlık pratiğinden çıkarılabilecek en önemli sonuç, ticaret tekeliyle siyasi tekelin iç içeliği ve savaşlarla ilgisidir. Siyasi ve ticari tekelin uygarlık tarihinde en önemli bir aşamasıdır Asur. Denilebilir ki, Pers İmparatorluğu’ndan önce Mısır, Çin ve Hint uygarlığı arasındaki birincil merkezi halkayı Asur ticaret tekelleri kurmuştur. Ticari bir dünya yaratmışlardır. Dönemin bir nevi küreselliği söz konusudur. Yine ticari tekelin ekonomi olmadığı, eşine az rastlanır bir terör rejimiyle dıştan ekonomiye dayatılıp halklar ve kabilelerin bin bir emekle topladıkları, yarattıkları birikimleri gasp ettiği ortaya çıkmaktadır. Devlet olmadan ticari tekelin yürüyemeyeceği çok açıktır. Daha önceki siyasi tekeller tümüyle tarımın köleci tarzıyla ilişkili iken, bu dönemde ilk defa ticaret tarımla denk gelen bir ağırlık kazanmıştır. Ticari tekeli kapitalizm olarak tanımlarsak, siyasi tekelin tarımdaki artı-ürünü gaspından daha etkin sömürücü bir güç olarak uygarlıktaki yerini almaktadır. İmparatorluk tarımdan ziyade ticaretin tahrik ettiği bir yönetim biçimidir. Yol güvenliği uzun alan ticaretinin ihtiyacıdır. Bunu da ancak imparatorluk sağlar. Şiddetteki yoğunluğun ise, toplumun yeni ekonomik dayatmalara karşı direnciyle iç içe geliştiği, büyüdüğü tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır.
Ekonomi için tarımın, pazarın, küçük ticaretin, zanaatçılığın, çok sayıda bağımsız özel kesimin yararlı olabileceği de açıktır. Tüm bu alanlardaki insan emeği üretkenliği geliştiren değerini kanıtlamıştır. Ne siyasi, ne askeri, ne de ticari-ekonomik tekelin gerektiğini tespit etmek zor değildir. Asur olmasaydı ekonomi duracak mıydı? Tersine, barışçıl bir ortamın daha farklı ve olumlu bir ekonomik yaşamı mümkün kılacağı anlaşılırdır. Demokrasi karşıtı yönetim olarak devlet sa-dece gereksiz değildir; ortaya çıkardığı bürokrasiyle, yol açtığı savaş-larla, yaptığı gasplarla ekonomi ve toplumu tahrip eden bir güçtür. Burada şehri ve tabakalaşmanın önemini, gereğini tartışmıyorum; tanrısal ideolojik kılıflara büründürülmüş, etrafında sıkı bir askeri-siyasi duvar ören zorba gücün uygarlıkla ilişkisini sorguluyorum. Şehirleşmenin olumlu yanları anlamında bir uygarlık olsa bile bunun nasıl kirletildiğini, muazzam bir geriletici ve tutucu engelle olumsuzlaştırıldığını tekrarlıyorum. Yönetim koordinasyonu ayrı, zorba ve gaspçı tekeller ayrıdır.
Siyasi, ticari ve ekonomik tekellerin iç içeliğinin sadece kapitalizme özgü olmadığını, şehirleşme ve hanedanlıkla birlikte uygarlığın başın-dan beri aynı özellikleri oluşturduğunu, bu üç tekelin kopmaz bir zin-cir halinde uygarlığın olumlu yanlarıyla demokratik etkinliği ezerek, sarmalayarak varlığını günümüze kadar taşıdığını vurguluyorum. Zincirin halkalarını tanımaya devam edelim.
5- Mısır, Hint, Çin, Hitit ve Fenike Uygarlıkları
Mısır, Hint ve Çin’in uygarlık ana nehrine katkılarını aydınlatmak büyük bir çalışma ister. Bunun yeri burası değildir. Fakat neden daha çok tarım ağırlıklı olduklarını, kendi bölgelerini aşma iradesini ve gücünü niye gösteremediklerini özce sorgulamak öğretici olabilir. Kendi içlerinde oldukça gelişkin oldukları, çok uzun süreli ayakta kalışlarını ekonomik tekele, özellikle uzun alan ticaret tekelciliğine başvurmamalarına borçlu oldukları kanısındayım. Üçünün de dış ticareti yok gibidir. Tarım ve ticaretin içyapısında da tekele fazla şans tanınmadığı görülüyor. Mevcut siyasi tekel ekonomik tekelcilikten uzak kaldığı oranda uzun ömürlü oluyor. Siyasi ve askeri güç dışta tehlikeleri, içte kaosu önleme anlamında daha az itiraz topluyor. Dolayısıyla ömürleri uzuyor. Son tahlilde bunlar da ekonomik rant tekelleridir. Ama gırtlağına kadar ekonomik tekelciliğe boğulmadıkları da anlaşılır bir husus-tur.
Mısır Greko-Romen kültürünü etkilediği oranda, Avrupa kültür ve uygarlığına katkısını vermiştir. Afrika için sanki olmamış bir kültür konumunda kalmıştır. Ticarete el atmamıştır. Ortadoğu’dan da kendini soyutlamıştır. Belki de devlet eliyle sosyalizmin ilk örneklerin-dendir. Benzer örneklerden hiçbiri Mısır kadar etkileyici değildir. Mısır tümüyle, Hint ve Çin ise kısmen ortaçağ uygarlığına Ortadoğu üzerinden katılmışlardır. İslâmiyet hepsini kendi havuzuna akıtıp Avrupa’ya sunmada temel bir rol oynamıştır.
Hititler için ayrı bir başlık yapmak gerekmez. Hurri-Mitanni müttefiki olarak uygarlığı Anadolu’ya yaymıştır. Ege kıyılarındaki etkisiyle Yunan Yarımadasındaki yeni uygarlıksal gelişmeye en az Mısır ve Fenikeliler kadar katkıda bulunmuştur. Mısır’ın Suriye üzerindeki yayılı-mını durdurmuştur. Asur’un ve daha önceki Babil’in yayılımını dur-durmada etkili olmuştur.
Mısır’ın yapamadığı ve boş bıraktığı uzun alan ticaretini, Doğu Ak-deniz’de üslenmiş olan Fenikeliler adlı kavim gerçekleştirmiştir. Ak-deniz’in her tarafında ilk ticari kolonileri kurma başarısı Fenikelilerindir. Ortadoğu ve Mısır kültürünü Avrupa’ya ilk yayanlar da Fenikelilerdir. Alfabe ve gemi yapım sanatları uygarlık açısından etkileyicidir. 

Yunanlılara alfabeyi onlar öğretmiş, ilk limanları onlar kurmuştur. Manevi kültürün taşınmasında da rolleri önemlidir. Uygarlık tarihinde en az Urartular kadar etkileyici bir izdir.
İsrail Krallığının etkisi daha çok manevi alandadır. Daha da önemli-si, İbrani geleneğinin tek tanrılı dinleri üretmesidir. Sanki Mısır ve Sümer maddi devleti karşısına manevi devleti çıkarmak türünden tarihsel bir gerekçeleri varmış gibi. İbrani geleneğine dar Yahudi penceresinden bakmamak gerekir. Yahudi tüccarlar bu geleneğin daha çok maddi-para kolunda yükselirken, manevi kolunda peygamberler, yazarlar ve aydınlar, entelektüeller vardır. Her iki kolda da etkili olmaları dünya uygarlık tarihini derinliğine etkilemiştir. Uygarlığı tam olarak tanımak için Sümer, Mısır ve İbrani geleneği bütün yönleriyle çözümlenmek durumundadır. Bu açıdan Avrupa’yı sadece ortaçağ ve kısmen antik Greko-Romen kültürüne dayanarak izah etmek ayakları havada kalan bir anlatım tarzıdır. Bu çok eksik ve yanlış bir tarzdır. Daha sonra bu eksikliklerin ne tür vahim sonuçlara yol açtığını tartışmaya çalışacağım.
6- Med-Pers Çağı: 
(M.Ö. 700-330)Medlerin henüz tam gün yüzüne çıkmamış bir uygarlık etkisi var-dır. Bilinen en önemli özellikleri Zagroslarda yaşayan Hurri kökenli bir kavim olmaları, Farslarla akrabalıklarının bulunması ve Aryen kabile-ler biçiminde bir kol oluşturmalarıdır. Asur’un yoğun baskısı altında direnişçi bir kimlik kazanmışlardır. Esas eğitici ve örgütleyicileri olarak Mağî adı verilen rahipleri vardır. Rahiplerin uzun süre yönetimde rol oynadığı söylenebilir. M.Ö. 700’lere doğru konfederatif bir birlik oluşturdukları, Medya denilen bugünkü Batı İran’da ve İran, Irak ve Türki-ye sınırlarının yakınlaştığı alanda yaşadıkları kesindir. Kafkaslardan inen İskitlerle bazen dost bazen çatışmalı oluyorlar. 612’de Asurları yenmeleri ünlerini arttırıyor ve önlerini açıyor. M.Ö. 585’te Frigyalıları Kızılırmak kıyısında yendikleri bilinmektedir. Bu arada Mağilerden Zerdüşt adında yetkin bir bilge çıkıyor. Ahlâk ağırlıklı bir dinsellik olu-şuyor. Zerdüştlük ne tam din ne de tam felsefedir. İbrahimî geleneğinden farklı olmakla birlikte, karşılıklı etkileşimleri yoğun olmuştur. Zerdüştlüğün etkileri özellikle Babil İmparatoru Nabokadnazar’ın İsrail oğullarını M.Ö. 595’te tutsak edip Babil’e götürmesi döneminde olmuştur. Yunan uygarlığı Medleri Perslerden daha önemli ve üstün sayar. Heredot Tarihi’nde en çok bahsedilen halktır. M.Ö. 559’da bir iç ihanet sonucu Pers Akamenitler Med siyasi oluşumunun başına geçerler. Kurucusu olan Kyros Med saraylarında büyütülmüştür. Persler ve Medler imparatorluğun ortak kurucu unsurlarıdır. Sadece Pers İmparatorluğu demek eksik bir adlandırma olur.
Pers-Med imparatorluğu yaklaşık üç yüz yıllık zaman diliminde Mı-sır’dan Hindistan (M.Ö. 515’de fethedilmiştir) içlerine, Çin sınırından Yunan Yarımadasına kadar olan alanlarda dönemin en geniş siyasi birliğini sağlamıştır. Yirmi iki eyalete bölünüp bir nevi yarım devlet oluşturmuştur. Uygarlığa katkıları bürokrasiyi, iyi bir yol ve posta sistemini, dönemin ihtişamlı en büyük ordu güçlerini yaratmak ol-muştur. Ahlaki geleneğe önem vermiştir.
Yunan uygarlığı birçok kültür öğesini Medler ve Perslerden almıştır. Doğu-Batı ayrışması bu dönemde belirginleşmiştir. Aralarında yoğun bir etkileşim vardır. Birçok Yunanlı Pers saraylarında görevli olup, binlercesi paralı asker olmuştur. Büyük bir zenginlik biriktirmiş olmaları, iki yüz yıl Ege bölgesini egemenlikleri altında tutmaları Yunanlılarda Perslere karşı tutku derecesinde bir karşı-akımın gelişme-sine yol açmıştır. Hem Perslerin baskılarını kırmak, hem de zenginliklerini ele geçirmek âdeta milli amaç haline gelmiştir. Yeni Herkül olarak İskender’in çıkması tesadüfî değildir. Bu iklimden payını alan İs-kender Aristo’nun özel eğitiminden geçmiştir. Yunan felsefesi bile bu baskıya karşı çıkış sorunlarıyla boğuşmanın etkilerini taşır. Zaten mitolojik etkilenmeler çok daha fazladır. Bir nevi direniş kültürü oluştu-rulmuştur. Medlerin Asur’a karşı uyguladıklarının bir benzerini Yunanlılar Perslere karşı uygulamışlardır. Makedonyalı ama Yunan kültürü-nün çocuğu olan İskender’in Pers İmparatorluğu’nu kâğıttan şa-toymuş gibi parçalamasının arkasındaki güç yüzlerce yıllık direniş kültürü, özellikle felsefi aydınlanma ve özgür Makedon kabile ruhunun sentezini ifade etmektedir.

7- Greko-Romen Kültürü ve Uygarlığı
Greko-Romen kültürü ve uygarlığı yanlış olarak Batı kültürünün başlangıcı biçiminde yorumlanmaktadır. Batıda, yani Avrupa’da böyle bir kültür ve uygarlık doğmadı ki Batı kültürü ve uygarlığı denilsin. Ortaçağın Hıristiyanlığı da dahil, Avrupa’da kültürel alanda yaşanan gelişmeler, Ortadoğu (Mezopotamya ve Mısır) kaynaklı kültür ve uygarlıkların anlamlı bir gecikmeyle M.S. 15. yüzyıla kadar buraya taşınmasıdır. Anlatmaya çalıştığımız husus, 15 bin yıllık ‘uzun süre’ kapsamında oluşan ve ‘belli bir mekândan’ kaynaklanan zincirleme halkalar halindeki bir kültürün ana nehir olarak Avrupa’ya nasıl aktığıdır.
Uygarlığın Greko-Romen halkası Avrupa coğrafyasında oluşsa da, her şeyini bağlı olduğu bu mirastan almıştır. Maddi ve manevi kültür olarak 16. yüzyıldan sonra herhangi bir ciddi yenilik ve ‘süreksizlik’ oluşmamıştır. Bir yenilik olarak düşünebileceğimiz felsefi çıkış ise Babil, Mısır, Hitit, Urartu, Medler ve Perslerden alınan kültür olmaksı-zın düşünülemez. Eflatun da M.Ö. 600’lerden beri Solon, Pisagor, Thales başta olmak üzere Yunan bilgelerin yıllarca Babil başta olmak üzere Doğu bilgelik merkezlerini dolaşarak kendi felsefi görüşlerini oluşturduklarını itiraf eder. Yunan ve Roma mitolojisi ise, adlandırma-lar dışında öz itibariyle Sümer ve kısmen Mısır mitolojisinin dördüncü ve beşinci versiyonudur (Sümer + Babil + Hurri-Hitit-Mitanni + Yunan + Roma). Zaten neolitiğin maddi kültürü M.Ö. 4000’lerde, Sümer ve Mısır kültürü de M.Ö. 2000-1000’lerde Avrupa’nın tüm yaşam alanlarına ulaşmıştır. Yunan Yarımadasında M.Ö. 2000’lerin başlarında baş-layan sentez, M.Ö. 1600-1200’lerdeki ilk denemelerden sonra ancak M.Ö. 1000’lerden itibaren başlayan antikçağda ürün vermeye başla-mıştır. Bunun ilk ürünlerini verenler Homeros ve Hesiodos olmuştur. İtalyan Yarımadasında M.Ö. 1000’lerde Etrüsklerle başlayan mayalanma M.Ö. 754’te krallık, M.Ö. 510’da cumhuriyetle sonuçlanmıştır.
M.Ö. 500 - M.S. 500’lerde yaşanan bin yıllık süreç önemli özgünlükler sunar. Uruk’tan sonra ikinci denmeye layık bir kentler halkası oluşturmuştur. Greko-Romen kentleşmesi şüphesiz estetik değeri yüksek bir aşamadır. Sınıflaşma ve yönetim biçimleri, aynı olgunlukta olmasa da, birçok özelliğiyle binlerce yıl önce yaşanmıştı. Ticaret, pazar, para, alfabe, bilim, felsefe (bilgelik), moral, mitoloji gibi maddi ve manevi kültür öğeleri de binlerce yıl önce oluşmuştu. Bütün bunların çok önemli bir ikinci versiyonu oluşturdukları söylenebilir. Ama sözü edilen miras olmadan âdeta yerden çimenin yeşermesi misali Avrupa’nın maddi ve manevi kültürünü bu iki yarımadadan türetmek doğru değildir. Batı tarihinde kökler meselesine yaklaşım uzun süre çok ciddi eksikler ve yanlışlar içermiştir. Postmodernite döneminde daha doğru yorumlar gelişmektedir. 

Greko-Romen kültürünün bir özgünlüğü krallık, cumhuriyet, demokrasi ve imparatorluk gibi devlet rejimlerini peş peşe ve iç içe yaşamasıdır. Başlangıçta demokrasi ve krallıklar, son dönemlerinde ise cumhuriyet ve imparatorluk iç içe olmuş, çözülüş öncesinin son biçimleniş tarzı olarak imparatorluk önem kazanmıştır. Bir nevi köleci sistemin son ve en kapsayıcı kültür ve uygarlık sistemini teşkil etmiş-tir. Bu özelliği önemlidir. Ya yıkılacak ya da dönüşecektir. Nitekim Roma İmparatorluğu yıkılarak dönüşmüştür. Tarihin uzun süreli aşa-malarından birinden geçen Greko-Romen uygarlığı en olgun dönemini yaşadıktan sonra derin bir krize girer. Kırda tarıma, şehirde zanaatçılığa dayalı üretim önemli bir artık-ürüne yol açar. Artık-ürün bolluğu devlet türü örgütlenmenin temelidir. Artık-ürün özünde karın tokluğuna çalışan ve beceri kazanan emekle bağlantılıdır. Emeğin başat türü köleci tarzda kullanılan biçimidir. İdeolojik, politik ve askeri üçlüden oluşan devlet tekeli bu tür emek üzerinde kurulmaktadır. Kentleşmeyle iç içe gelişen bu sistem zanaatkârlıkla birlikte işbölümünü geliştirerek, metalaşma-pazar-para zincirinin oluşumunu sağlıyor. Bu halkada ticaret tekeli devreye girerek, artı-ürünün bir bölümüne el koyma imkânı kazanıyor. Devlet içinde veya devletlerarasında öz itibariyle tarım ve zanaatçılıkta oluşan artı-ürüne el koyma konusunda yarışan ve giderek çatışan iki tekel doğuyor. Aralarında keskin bir ayrım olmasa da, yaşadıkları birçok siyasi ve askeri ilişki ve çatışmaları çözümlemek açısından iki tekel kavramı kilit rol oynar.
Kabaca tarım ve ticari tekelci klikler olarak kavramlaştırabileceğimiz güçlerle şehir etrafında yoğunlaşan ideolojik, politik ve askeri aygıtların çekirdeğini oluşturduğu maddi ve manevi kültürel bütünlerden oluşan toplum sistemini uygarlık olarak tanımlayabiliriz. İstismar edilen emeğin hâkim biçimi köleci tarzda denetlendiği için, bu sistemlere ‘köleci uygarlıklar’ demek de anlamlı olabilir. Uygarlık tarihi boyunca yaşanan rekabet ve çatışmanın iki kanaldan yürütüldüğü-nü ayırt edebiliyoruz: Birincisi, uygarlığın kendi içinde genelde tekel-ler, özelde tarım ve ticaret tekelleri arasında; ikinci olarak, uygarlık sistemleri ile çelişki içinde oldukları tüm toplum güçleri (ezilen sınıf, kabile, aşiret, halk, zanaatkâr) arasında. Savaşların doğası bu iki kanaldan beslendiği gibi, kazanabilmek açısından maddi ve manevi kül-türün yoğun rekabet ve çatışma ortamında sürekli geliştirilmesi de bu nedenlerledir. Uygarlık tarihinde zincirleme reaksiyon dediğimiz oluşumlar başlar.
Greko-Romen dönemine kadar kısaca özetlediğimiz bu zincirleme reaksiyon süreci krizli bir süreçtir. Tarım ve ticaretin çeşitli nedenlerle bazı alanlarda zayıflaması ve çökmesi krizleri hep devrede tutar. İklim koşulları, aşırı üretim, iç ve dış çatışmalar, iç ve dış göçler, verimli üretim tarzları, askeri, siyasi ve ideolojik alanlarda daha gelişkin sis-tem (felsefe) ve örgütlemeler belli başlı kriz nedenleridir. Tekelci kliklerden yok olmak istemeyen ve paylarını arttırmayı dayatan kesimler çatışma ve savaşları üretim araçları rolünde kullanırlar. Ekonomi üzerine kurulu tekel olmaları nedeniyle bu böyledir. Özellikle ticari temele daha fazla dayalı devlet ve uygarlıklar, ticari krizlerin sıklığı nedeniyle daha çok savaşa yol açarlar. Elverişli iklim ve düzenli sulama koşullarına sahip olan tarım tekellerinin egemen olduğu devlet ve uygarlıkların daha istikrarlı olmaları ve barış içinde yaşamaları krizlerin sık sık devreye girmesini önlemektedir. Bu perspektiften baktığımızda bazı şehir, bölge ve köle ayaklanmaları hariç, Mısır, Hindistan ve Çin’in neden pek az savaştıkları daha iyi anlaşılır. Genelde Mezopotamya kökenli uygarlıkların yayılmacı ve sürekli savaşçı olmalarının da ticarete aşırı bağlılıklarından kaynaklandığı anlaşılır bir hu-sustur. El Ubeyd, Uruk, Ur, Babil, Asur ve Pers uygarlıklarının sürekli kolonileştirme, yayılma ve savaş ortamında yaşamaları ticaretin üre-tim sürecindeki vazgeçilmez rolüyle yakından bağlantılıdır.
Greko-Romen uygarlığının hem Atina hem de Roma önderliği döneminde denizde ve karada sürekli sefer ve savaş halinde olması, Akdeniz dünyasında ticaretin olmazsa olmaz türden ağırlığıyla bağlantılıdır. Uygarlığın kurulduğu aşamadan beri Mezopotamya tarım ve ticaretin beşiği olmuştur. M.Ö. 600’lerden itibaren doğuda Perslerin, batıda Grekler ve Romalıların hem kendi ana üretim ve ticari böl-gelerinde, hem de Mezopotamya ticaretine ve tarımına bağlılıkları yüzünden Mezopotamya üzerinde ‘bin yıllık savaş’lar yürütmeleri de ağırlıklı olarak aynı nedenlerledir.
Genelde ticaret özelde Mezopotamya ticareti olmadan uygarlık olmaz. Ya ikisi birden veya biri düşecektir ya da birbirlerini dengele-yeceklerdir. Kazananlar kaybedenler olmuştur. Dengede kalma, iki tarafın kazanamadığı dönemler daha uzun süreli olmuştur. Yine örneklersek, El Ubeyd ile Uruk birbirleriyle çatışmalı ve dengeli olmuştur. Daha önce ikisi de Yukarı Mezopotamya’daki toplumla çatışmalı ve dengeli olmuşlardır. Ur ve Akad Hanedanlıkları arasında korkunç çatışmalar yaşanmıştır, ama aralarında denge de vardır. Daha sonra her ikisi de tarihten silinmiştir. Akadlar ve Gutiler çatışma, yok etme ve dengeye dayalı süreçler yaşamışlardır. Babil ve Asur dengeli ve çatışmalı olmuşlardır. Bir bütün olarak Hurriler (Hitit, Mitanni, Kassit, Med, Urartu dahil) ile Babil ve Asurlular arasında korkunç savaşlar ve denge dönemleri sık aralıklarla yaşanmıştır. Hititlerle Mısırlılar arasında denge ve savaş dönemleri varlığını korumuştur. Nihayet ‘bin yıllık’ (M.Ö. 550-M.S. 650) Greko-Romen ve Pers-Sasani savaşları yaşanmıştır. Uygarlıkların kendi iç klikleri içinde ve birbirleri arasındaki çatışma ve barışları böyledir!
Ayrıca uygarlığa, yani köleliğe ve ticari gaspa zorla bağlanmak istenen halklar, kabileler, köleler ve kentlerin (zanaatkârlar) direniş ve isyanları bitmez tükenmez diğer bir ana kategoridir. Uygarlık sadece kapitalizmin (sermayenin) artık-değerinin değil, beş-altı bin yıllık artı-ürünün (sermayenin) temelinde yattığı kanlı, işkenceci ve sömürücü köleci bir sistemdir.
8- İslâmiyet ve Hıristiyanlık
İslâmiyet ve Hıristiyanlık şüphesiz birer uygarlıktır. İkisi arasındaki farklar ve benzerlikler ilgi çekici ve önemlidir. Uygarlık tarihindeki konumları ve etkileri üzerinde çok şey söylenmesine ve yazılmasına rağmen, bilimsel niteliği gelişkin yorumlar azdır. Etkileri altındaki kişilik oluşumunun bunda payı belirgindir. Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in dışına çıkarak paradigma geliştirmek, ilerde başarılması gereken bir görev olabilir. Laik pozitivist yorumlar putçuluk benzeri en kaba bir din olup, genelde dinleri, özelde Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı çözümleyebilecek ve aşabilecek içerikten yoksundur.
Reformasyon ve Aydınlanma Hıristiyanlığın kapitalizme uyarlanmasını temsil ederler. Rönesans’ın zaten Hıristiyanlıkla çatışmaya girmediği bilinmektedir. Aydınlanmanın din ve Hıristiyanlık karşıtlığı, onu ‘aşma’ niteliğinden yoksun olmak kadar, din konusunda tutarlı bir eleştiri ve yoruma ulaşmaktan da uzaktır.
İslâmiyet ise kendi mensupları tarafından eleştirilmekten ziyade, erkenden başlayan mezhep çatışmalarıyla bir katılaşmayı yaşamıştır. Hıristiyanlık kadar felsefi yoruma tabi tutulmamış, kendi Rönesans, reformasyon ve aydınlanmasını hiç yaşamamıştır. Birer reaksiyon ve provokasyon hareketi olan ‘yeni İslâmcı’ akımlar ise, kapitalizm koşullarında milliyetçilik ve faşist iktidar anlayışından öteye bir anlam ifade etmemektedir.
İslâmiyet ve Hıristiyanlığı uygarlık tarihinin ikinci aşaması olarak yorumlayabiliriz. Roma İmparatorluğu’nun M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda içine girdiği kriz genel olarak bir uygarlık krizidir. Yaklaşık 4000 yıllık köleci uygarlığın genelde yaşadığı çözülme bu yüzyıllarda hızlanmak-tadır. Tarihçiler bu iki yüzyılı ‘karanlık yüzyıllar’ olarak değerlendirir. Uygar toplumun boyunduruğu altında yaşayan insanlık derin bir kurtuluşa, onun zihni ve maddi yapısal araçlarına ihtiyaç duymaktadır. Her tarafta amaç ve araç arayışı vardır. Bir kâbustan uyanmak üzere olan bir ruh hali söz konusudur. Gün doğacaktır, ama doğacak günün nasıl olacağı meçhuldür. Eski inançlar ve put simgeleri artık pazarlar-da beş para etmiyorlar. Roma imparatorları bile Jüpiter mabedine uğramaz olmuşlardır. Zihin yoğunlaşmasının, inanç arayışının derinliğine kendisini hissettirdiği bu dönemin ruhuna uygun olarak Hıristiyanlık, Manicilik ve İslâmiyet’in doğuşu anlaşılırdır.
Çok daha yakıcı bir soru şudur: Hem Hıristiyanlık hem de İslâmiyet kesinlikle siyasi hareketler oldukları halde, kendilerini neden ısrarla ‘ilahi’, ‘teolojik’ hareketler, yani din olarak sundular? Bu önemli sorunun cevabını bahsettiğimiz ortamın özellikleri kadar o dönemin kurtuluşçu, entelektüel arayışçı biçimlerinde aramak öğretici olabilir. Düşünce, tartışma, program ve örgüt anlayışları daha önce biçim-lenmiş örnekler üzerinde yürümek durumundadır.
Bunda rol oynayan en önemli gelenek İbrahimî peygamberlik ge-leneğidir. Kurtuluştan ilk olarak peygamberler haber verecektir. Peygamber olmadan, olunmadan hiç kimse “Ben kurtuluşçuyum” diyen bir militan veya aydının arkasından gitmez. Çok köklü bir gelenek olması nedeniyle başka bir seçeneğin fazla şansı olmayabilir. Nitekim Manicilik biraz farklı bir geleneği denemek istedi. İçeriği daha aydınlatıcı olduğu halde, eski gelenekler nedeniyle tam başarılı olamadı. Ortadoğu kökenli hareketlerin kendilerini halen dinsel kisve altında sunmaları bu tarihsel gelenekle bağlantılıdır.
Dolayısıyla İslâmiyet ve Hıristiyanlığı yorumlarken, her ikisinin din-sel kisve giydirilmiş düpedüz siyasi hareket olduklarını iyi anlamak gerekir. Şüphesiz ideolojik kısmı da vardır. Bu kısa değerlendirmemizde sunduğumuz gibi, kökleri ilkçağlara, özellikle Sümer ve Mısır rahip tapınaklarınca düzenlenen mitolojik-dinsel imgelere kadar giden İbrahimî dinsel geleneğin ağırlıklı bölümü teolojiktir. Tanrı kav-ramı ve ritüelleriyle ilgilidir. Mısır ve Sümer tanrıları ve ritüellerinden (ibadetlerinden) farklı bir yorum geliştirmek için büyük çaba harcamışlardır. Çok ünlü peygamberlere izafe edilen ‘yorumlama katkıları’ hep gelişmiştir. Musa, Samuel, Davut, Süleyman, Hezekiel, İşaya ve pek çokları bu türdendir. Fakat bu kişiliklerin dönemin despotik rejimlerinden kurtulmak için büyük kurtuluşçu misyonlar yüklendiklerini biliyoruz.
Maniciliğin izinin kaybolmasının nedeni, önünde ve arkasında böylesine sağlam bir geleneği yaşamamasıdır. Fakat İbrahimî gelenek yaklaşık 1500 yıllık bir geçmişi olmasına karşılık, İsa Mesih dönemine kadar sınırlı bir başarı sağlamıştır. Mısır ve Mezopotamya kökenli uygarlıkların hiçbirini yenememiştir. Oluşturduğu ufacık Kudüs Krallığı ise uzun ömürlü ve pek etkili olamamıştır. Çok önemli olan başarısı ise, hep mazlum insanların ve kurtuluş arayanların umut sesi olmasını bilmesidir. Nemrut ve firavunlardan (tüm despotik yönetimlerden) acı çeken tüm ezilenlerin, yoksulların, ideal peşinde koşmak isteyen-lerin vicdanı ve çekim merkezi olmuştur.
İsa Mesih olayını bu çerçeveye oturtursak daha iyi kavrayabiliriz. Roma İmparatorluğu çoktandır Kudüs Krallığını da fethetmiştir. İşbirlikçi kâhinler Romalı yöneticilerle birlikte olunca, ortam yeni peygamber için uygunluk arz etmektedir. Ayrıca Roma köleciliğinin çöz-düğü Ortadoğu topluluklarının bağrından oluk oluk ‘işsiz köleler’, proleterler yığını çıkmaktadır. Birçok tarikat ve peygamber türemektedir. İsa Mesih muhtemelen bunlardan çarmıha gerilen biridir. Aslın-da çokçası benzer ölümlere mahkûm edilmiştir. Mesih (kurtuluşçu) sadece sembol ismi oluyor; genel yoksullar hareketinin ortak, sembol ismi oluyor. İsevi hareketi ilkel bir sosyalist hareket olarak değerlendirmek mümkündür. Başlangıçta kesinlikle yoksullar ve kaçan kölelerin hareketidir. İsa denilen kişinin son hareketi Kudüs’ü fethetme yürüyüşüdür. Yeni krallık peşindedir: Yoksulların krallığı. Bir nevi Ro-malı Spartaküs gibidir ama onun savaşsız olanıdır. Hareket 12 havarinin ardından, özellikle ilk İncil taslakları (ideolojik materyaller) ve gruplaşmalardan sonra kitleselleşiyor. 
 Saint Paul ve bazı havariler çok faaldir. Roma ve Sasani İmparator-luğu’nu izliyorlar. Üç ana halk grubu olarak Grekler İç ve Batı Anadolu’da, Asuriler doğuda Sasani bölgelerinde, Ermeniler Kuzeydoğu Anadolu’da kitlesel katılım gösteriyorlar. Başta Saint Paul olmak üze-re Yahudi aydınları da çok faaldir. Roma ve Sasani İmparatorluğu’nu sosyal temellerinden sarsıyorlar. Tam bir siyasi hareket haline geliyorlar. Hıristiyanlığın resmi din haline gelişini Bizans’ın (Konstantinopolis) Doğu Roma olarak ayrışması izliyor. Roma’ya karşıtlık temelinde ortaya çıkan öğreti, Roma’nın resmi dini, ideolojisi oluyor. Bu durum hem parçalanmayı hızlandırıyor hem de imparatorluğu dönüştürerek ömrünü uzatıyor.
Doğu ve Batı Roma tarihleri biliniyor. Belli oluyor ki, Hıristiyan yöneticilerin önde gelenleri arasında bu süreçte büyük tartışma ve ay-rışmalar yaşanıyor. Birçok mezhep doğuyor. Tartışma görünürde teolojik (Monofizit, Diofizit), fakat özünde tamamen siyasidir. Mezheplerin bir kısmı tekrar yeraltına geçerken, önemli bir kısmı her iki Roma’nın en güçlü siyasi ve ekonomik ortakları oluyor. İdeolojinin maskesinden siyaset ve ekonomi fışkırıyor. Hıristiyanlık din olmaktan çıkıp uygarlığa dönüşüyor. Avrupa’nın tarihinde ilk defa din kisvesi altında tümüyle uygarlığa geçişi, Hıristiyanlığın kısaca özetlediğimiz bu teolojik ve siyasi eyleminin sonucudur.
M.S. 10. yüzyılda Kuzey ve Kuzeydoğu Avrupa’ya taşınmasıyla birlikte Hıristiyanlık gerçekten ilk tarihsel misyonunu başarıyla tamamlıyor. Daha sonra, özellikle ‘kapitalistleşme’ denilen süreçle birlikte yeni bir dünya hamlesine girişecektir. Anadolu ve Mezopotamya’daki Hıristiyanlar, yani Grek, Armenia ve Asuriya halkları da önce Bizans uygarlığı temelinde, daha sonra bağımsız kiliseler etrafında manevi yanı ağır basan bir uygarlaşma sürecine girecekler, ‘Hıristiyan halklar’ olmaları kaderlerini stratejik olarak etkileyecektir. Özellikle İslâmiyet’in hedefi haline gelmeleri çok trajik sonuçlara yol açacaktır.
İslâm uygarlığının doğuşu da benzer gelenek üzerinde başlar. Mekke esas olarak Kızıldeniz-Haliç, Yemen, Habeşistan-Şam ana ticaret yollarının kesişim noktasındadır. Kureyş Arap kabilesinin hiyerarşik aristokratik yönetimi oluşmuş durumdadır. Kureyş kabilesi tama-men tüccar bir kabiledir, putperesttir. Belli bir ticari sermaye oluş-muştur. Yahudilik, Zerdüştlük ve Hıristiyanlığın yanında etrafta birçok inanç kol geziyor. Hz. İbrahim’in Hacer’den olma oğlu İsmail’in göç ettiği yerde (İbrani ana kabilesinden kopanlar), Zemzem kuyusu etra-fında bir kulübe inşa ediliyor. Mekke’deki ilk mabet budur. Fakat içine daha sonra putlar yerleştiriliyor. Hz. Muhammed döneminde üç önemli put vardır: Laat, Menaat ve Uzza. Hz. Muhammed yoksul bir Kureyşli kabilenin yoksul bir ailesinde doğuyor.
İslâm diye geçinen ülkelerde genelde İslâmiyet, özelde Hz. Mu-hammed’in yaşamı sosyolojik araştırmaya konu edilmekten sakınılıyor. Sanki korktukları bir şeyler varmış gibi. Din de bir düşünce ve toplumsal yaşam biçimi olarak sosyolojik incelemeye tabi tutulmadan gerçek bir aydınlanma gelişmez. Bu yapılmazsa, o zaman Ortadoğu ABD ve müttefiklerinin deney tahtası olmaktan kurtulamaz. Yine Hz. Muhammed’i en iyi anlamanın yolu sosyolojik araştırmadan geçer. Toplum bu tutumdan kaybetmez. Avrupa Hıristiyanlık konusunda bu tutumu esas aldığı için aydınlanmayı yaşadı. Ortadoğu kendi öz aydınlanmasını gerçekleştirmedikçe düşünce devrimi yapamaz. Hz. Muhammed’in çözümlenmesi düşünce devriminin ilk adımlarından biri olabilir. Dönemi, kişiliği ve eylemi buna uygundur. Abdülmenaf-Haşimi kabilesindendir, babası Abdullah’tır. Kadın tüccar Hatice’nin kervanlarında pay karşılığı Şam’a sefer düzenliyor. Süryani rahipler-den etkileniyor. Yahudiler ticarette ağırlıklı rol oynuyorlar. Yahudilerle çelişkiler başlangıçta vardır.
Muhammed’in Hatice ile evlenmesi yeni bir durum yaratıyor. Et-rafta yine ‘Ahir Peygamber’ sözü dolaşıyor. Yine taliplisi çoktur, hatta kadın taliplisi de çıkıyor. Tahminimce, Hz. Muhammed Hatice’den çok şey öğreniyor. Çünkü zengin ve tüccar kadın olabilmesi yetkinlik ister. Kulağına ilk peygamber söylentisini fısıldayan kişi olması kuvvetle muhtemeldir. İkisi arasındaki birlik kesinlikle çekirdek halindeki bir iktidar arayışıdır. Kureyş aristokrasisi gerici gelenekleri (putçuluğu) nedeniyle devletleşemeyecek durumdadır. Yahudiler ve Hıristiyanlar etkisizler ve kabul edilmiyorlar. Ayrıca aralarında maddi çelişki vardır. Hacer-İsmail öyküsü bir Arap öyküsüdür, kendisine ilham veriyor. Etrafındaki inanç ve tarikatları tanıyor. Hiçbirinin amacını gerçekleşti-remeyeceğini, yani Arabistan çerçevesinde bir siyasi birlik kuramaya-cağını fark ediyor. Hatice’nin teşvikiyle bu role aday oluyor. İdeolojik gelenek olarak İbrahimî geleneğin Arap kolu zaten yanı başındadır. Gerisini kabiliyetli Süryani rahiplerinden öğrenmesi zor değildir. 
Peygamber olduğuna ilişkin ilk vahiy M.S. 610’da geliyor. Bizans-Sasani çatışmasının en kızgın bir dönemidir. Bu durum Arabistan Yarımadası için bir şans sayılır. Önündeki iki engel Kureyş ve Yahudi kolonileridir. Peygamberlik baştan itibaren siyasi liderlik anlamına da geliyor. Başka türlüsü zaten mümkün değildir. Tüm mesajları devlet adamlarına özgüdür. Ortadoğu’nun yeni yükselen imparatorluk çıkışıdır. Araplar önderliğinde tüm halklara açık kılınarak, oldukça yeni-lenmiş ve güncelleştirilmiş Yahudi ideolojisindeki darlık aşılıyor. Yeni yaşam tarzı ibadetlerle simgeleştiriliyor; iyi bir strateji ve taktikle dünyanın dört bir yanına yayılıyor. İslâmiyet’i ilk kapsamlı enternasyonalist hareket olarak değerlendirmek de mümkündür. Özcesi ideo-lojisi, siyasi programı, önderliği, strateji ve taktikleriyle örnek bir uygarlıksal siyasi hareket olarak tarihe damgasını vura vura ilerleyecektir.
İslâm adının barış anlamına gelmesi ilginçtir. Hz. Muhammed muhtemelen çok çatışmalı bir süreci öngördüğünden barışa öncelik tanıyor. Üç temel hedefe yönelmek durumundadır: Bizans ve Sasani İmparatorlukları ile Kureyş aristokrasisi. Mekke’de ilk hedefe yönelişi sürgünle (hicretle) sonuçlanıyor (M.S. 622). Medine’de ilk sosyal söz-leşmeyi hazırlıyor. Yeni sözleşme çok az sayıdaki aşiret, kabile aristokratı dışında, kabilelerin ezici çoğunluğunun işine geliyor. Vaat edi-len cennet Bizans ve Sasani mülküdür, cehennem ise eski yaşam tarzıdır. Çöldeki yaşam zaten çoğunlukla cehennemi çağrıştırır. Kureyşli-lerin ilk saldırılarını püskürttükten sonra (Bedir, Uhud, Hendek) sonuç belli oluyor. İlk Arap Cumhuriyetinin (demokrasi) doğması an mese-lesidir. Tartışmalar ve toplantılar (Cami, toplanma yeridir) yoğundur. Sanılanın aksine, ilk camiler ibadet yeri değil, toplantı ve tartışma yerleridir.
Fakat iktidarı kısa bir süre için kaybeden aristokrasi ve başı Muavi-ye, yeni manevralarla (Çok ustalaşmış olması doğaldır) Hz. Muham-med’in ölümünden sonra (632) adım adım iktidarı yeniden ele geçire-cektir. İnanmış ve ilkeli insan Hz. Ali’nin öldürülmesi, Muaviye ve süla-lesine sultanlık (krallık) yolunu açacaktır. Peygamber sülalesi Hz. Hü-seyin’in Kerbela’da trajik biçimde öldürülmesiyle politik olarak öne-mini yitirecektir. Fakat yeni bir tüccar Arap kliği sadece yarımadada değil, tüm Bizans ve Sasani mülkünde hak iddia edecektir. Büyük fetih hareketi peş peşe zafer kazanmaktadır. Yarımadadaki Yahudiler ve Hıristiyanlar ilk kaybedenler olurlar. M.S. 650’lerde Sasani topraklarının tümü, Bizans’ın büyük kısmı ve Kuzey Afrika fethedilmiş, Konstantinopolis’in kapılarına dayanılmıştır.
Bu hızlı fetih tarzını İskender’in Makedon kabile ruhuyla Yunan felsefesini birleştirerek gerçekleştirdiği yıldırım fetihlere ve yol açtığı maddi-manevi kültürel sonuçlarına benzetebiliriz. Arabistan kabilelerinin yiğitlikleri köklü bir mirasa dayanan yeni dinsel inancın ruhuyla sentezlenerek, muazzam bir fethin gücüyle İskendervari fetih savaşları başarılıyor. İkinci aşama uygarlığının en önemli bir kolunu oluştu-ruyor. Doğunun son büyük kültürel-uygarlıksal hamlesini başarıyor.
İslâm öyküsünde ilginç olan, ancak doğuşundan üç yüz yıl sonra iktidarlaşan Hıristiyanlıktan farkı, ilan edilişi ve yayılışıyla birlikte iktidarla iç içe olması, iktidar olarak doğmasıdır. Ezilenler, yoksullar, İslâmiyet’in gelişmesine gerçek emek verenler hızla iktidardan dışla-nacak; kabilelerin asi, taze ve aç ruhlarıyla cennet misali saraylar ve camiler etrafında örgütlenmiş kudretli bir devletle uygarlık inşasına geçilecektir. Küçük bir kentin tüccar klanından çok kısa süre içinde (M.S. 640-650) bir imparatorluk haline gelişin dinî açıyla birlikte siyasi anlamı içinde sosyolojik olarak çözümlenmesi son derece öğretici olacaktır.
Şahsi yorumuma göre, Arabistan içlerindeki uzun süreli iktidar boşluğu, sosyal kaos (kabile çatışmaları), Bizans ve Sasani İmparatorluklarının uygarlığın birinci aşamasının özelliklerini taşımaları, Hz. Muhammed’in kişilik özellikleri bu hızlı iktidar öyküsünü açıklayabilir. Ortadoğu’nun geleneksel uygarlık alanlarının tümünü fethettiği gibi, Hindistan’ın yarılarına, Orta Asya’ya, Kafkasya içlerine, Güneydoğu Asya uçlarına (Endonezya, Malezya), Güneybatı ve Güneydoğu Avrupa’nın en önemli iki yarımadası olan İber yarımadası ve Balkanların ötesine kadar taşırılıyor.
Böylesine büyük bir askeri ve siyasi hareket olmasına rağmen, İslâm gibi dinsel bir kelime bu hareketi pek açıklayıcı olmuyor. Gerçeğin üzerini örten bir rol oynuyor. İslâm simgesel bir isimdir. Allah ve peygamber kavramları İbranilerce çoktandır geliştirilmiştir. Medine Yahudilerinin “Dinimizi bizden çalıyor, bize karşı kullanıyorsun” eleştirisi sanırım Hz. Muhammed’i çok kızdırmıştır. Kral ve yardımcılarının yüceltilmesi, köken olarak Sümer ve Mısır mitolojisine kadar götürülebilir. Fakat Hz. Muhammed’in Allah kavramına kazandırdığı içerik hayli farklıdır. Allah bir nevi evrenin enerjisi gibi bir şeydir. İleri bir mefhumdur. Fakat İslâm bilginlerince bu konuda hiçbir sosyolojik yorum geliştirilmemiştir. İslam’daki imanın şartları bir nevi teorik ilkelerdir. İbadetler pratikle bağlılığı canlı tutmak içindir. Büyük bir kısmı dönemin ahlaki ve hukuki ihtiyaçlarını karşılamak içindir. Ticaret ve tarımda verimlilik öngörülmüş, bunun için hukuki düzenlemeler (fıkıh) geliştirilmiştir. Köleci uygarlığın birinci aşamasından kalma ideolojik yaşam tarzına sert müdahale edilmiştir. Kâfir, imha edilmesi gereken bir ‘ötekidir’. İdeolojik çoğulculuk sadece İbrahimî gelenek için bir hak olarak tanınır.
İslâmiyet Hıristiyanlığa göre laikliğe daha açıktır. Objektif olarak bu böyledir. Fakat eski yaşam tarzına karşı köklü savaş çok olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir. Halkların tarihsel kültürleri, inançlar bahane edilerek (Hıristiyanlıkla birlikte) ya yok edilmiş ya da asimile edilmiştir: Örneğin Zerdüştilik, Manicilik gibi. Getirdiği yeni yaşamın feodal aristokrasiye yol açtığı açıktır. Tanrı-kral yerine Tanrı-Gölgesi Sultan ikilemi geçmiştir. Sonuçta despotik sultanlıklar kaçınılmaz olmuştur. Din olarak İslâm’ın despotizmi önleme yeteneği yoktur. Hatta Hıristiyanlık için daha fazlası söylenebilir; monarşiye açık olması kadar, rahipliği de daha gelişkin bir iktidar ortağı kılmıştır. Her iki din devlet olarak uygarlık dışındaki kesimlerin klasik köleliğe göre hafifletilmiş, ancak bazı yönleriyle eskisindekinden olumsuz bir kölelik olan serflik, kulluk düzeyinde tutulmalarına özen göstermişlerdir. İki din de köleliğe tam karşıt değildir. Hem hiyerarşiyi hem de devlet iktidarını daha güçlü koruma özelliği taşırlar. Her iki din de kavimsel gelişmeyi teşvik edici mahiyettedir.
Zaman ve mekân itibariyle (Yahudilik dahil) her iki din, uygarlık ana nehrine ikinci aşama olarak katılmalarına rağmen, ne hâkim te-kelci klikler arasındaki sorunlara, ne de uygarlığın dışlamış olduğu demokratik toplum güçlerinin özgürlük ve adalet sorunlarına çözüm olabilmişlerdir. Tersine, ikinci aşama savaş, özgürlük ve adalet sorun-larını daha da ağırlaştırmıştır.
a- Tekelci iktidar odaklarına yenileri eklenmiş, buna karşılık zanaatçılık ve tarımda verimlilik niteliksel bir gelişme göstermemiştir. Ar-tık-ürün üzerinden savaşan taraflar çoğalmıştır. Emirler (prensler) sultanlar (monark) kadar tekelci unsurlar haline gelmiştir. Hanedanlar çoğalmıştır. Pay isteyenler eski aşamadakilere nazaran çok artmıştır. Bir nevi orta sınıf gibi, yeterince pay alamayınca sürekli savaş çıkarmışlardır. Avrupa’da, Rusya’da derebeyi savaşları çok yoğun geçmiştir. Monarklar bürokrasiyi daha da çoğaltarak gelir sorunlarını büyütmüşlerdir.
b- Her iki yeni dine kurtuluş, özgürlük ve adalet amacıyla girenler umduklarını bulamayınca çeşitli mezhepler halinde sürekli direniş sergilemişlerdir.
c- Manevi kültürde de gelişme olmamış, ‘ortaçağ karanlığı’ denilen eski kültür yok edilirken yenisi de geliştirilememiş, bunun yerine bitmez tükenmez teolojik ve mezhepsel tartışmalarla dünyadan ve tarihten (Tarih din öykülerine indirgenmişti) zihnen kopulmuş, irade âdeta yok sayılmış, insanlar gölge varlıklar haline getirilmiştir. Cennet ve cehennem imgelerine esir düşmüş insanlar dünyayı umursamaz ve yaşama değmez gören bir hale düşürülmüşlerdir. Tekelci klikler kendileri için cennet misali kale ve saraylar yapmaktan geri kalmamıştır. Kent kültürü, felsefe eskisinin gerisinde kalmıştır.
d- En vahimi de, “gökte tek tanrı, yerde tek sultan” sloganıyla ‘cihan fethi’ gibi yeryüzünde iktidarlarını yayma savaşı ilkçağlardaki savaşları da geride bırakmıştır. Tanrı adına savaş tanrıların savaşından daha yıkıcı geçmiştir. İlk aşamadakinin katbekat üstünde yayılma ve sömürgeleştirmeler geliştirilmiştir. Ümmet savaşları ilkçağ savaşları-na göre daha sistematiklik ve süreklilik kazanmıştır. Mezhep çatışmaları içinden çıkılmaz bir hal almıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder