14 Ağustos 2013 Çarşamba

SAYIN ABDULLAH ÖCALAN KAPİTALİST MODERNİTEYE KARŞI DEMOKRATİK MODERNİTE






KAPİTALİST MODERNİTEYE KARŞI DEMOKRATİK MODERNİTE
Avrupa merkezli sosyal bilimlerin hakikati araştırma metotları özü gereği hegemonisttir. Hakikatin alternatif yollarını iki temel yöntemle âdeta imkânsızlaştırırlar: Bunlardan birincisi, monist (tekçi) evrenselci yaklaşımdır. Hakikat her zaman ‘bir’e indirgenmektedir. İkincisi, sınırsız göreci modeldir. Herkesin kendine göre bir hakikatinin var olduğu söylenirken, özünde hakikatin olmadığı ifade edilmeye çalışılmaktadır. Hiçbir şeyin değişmediğini kanıtlamak için her şeyin değiştiğini söylemek gibi bir şeydir bu. Her iki yöntemin de indirgemecilikte birleştikleri açıktır. Gerek evrenselci ‘bircilik’ gerekse göreci ‘tekillik’ hakikati tek’e indirgemekle hegemonik karakterlerini açıkça yansıtmış oluyorlar.
Şüphesiz bu yöntemlerin arkasında uygarlık tekelciliği yatmaktadır. Temelleri Sümer rahiplerinin en büyük tanrı olarak ‘En’i inşa ettikleri dönemlere kadar uzanmaktadır. ‘En’in yüceltilmesinin nedeni, yükselen hiyerarşi ve şehirsınıfdevlet tekelciliğini meşrulaştırma, toplumsal zihniyete egemen ve hegemon kılma ihtiyacıdır. Yunan felsefesindeki ilk neden, en büyük icat olarak tanrı (Eflatun ve Aristo’da tanrı anlayışı) hep aynı kaynaktan gelmektedir. Tek tanrılı dinlerde ‘En’in büründüğü biçim âlemlerin tanrısı olan ‘Allah’tır. ‘El’, ‘Ellah’tan gelir. Roma’nın yükselişinde karşımıza ‘Jüpiter’ olarak çıkar. Tanrıkrallık ve imparatorluk rejimlerinin inşa edildikleri her toplumun üstünde bu tip dinler veya mitolojik kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışıldıkları çokça gözlemlenen bir husustur. Hemen her krallık, imparatorluk ve despotik rejimin benzer kavramlarla yücelten bir ideolojik hegemonya çabası görünmektedir. Zira bu yönlü bir zihni hegemonya olmadan bu rejimlerin kalıcı olmaları zordur.
Uygarlığın yeni hegemonik merkezi ve biçimi olarak Avrupa kapitalist tekelciliği 16. yüzyılda yükselirken, benzer bir çaba harcamadan egemen olmayı başaramayacağının açıkça farkındadır. O döneme kadar kendini toplumun yarıklarında, dehlizlerinde saklamış parasermaye (tarım, ticaret ve bizzat iktidar aygıtı olarak sermayeden farklı bir sermaye biçimi), tarihte ilk defa hegemonik güç olarak toplumun üstünde ve giderek tüm gözeneklerinde yükselmektedir.
Hıristiyan kökenli (dolayısıyla Ortadoğu Sümer kökenli) teolojiden gelme Roger Bacon, Francis Bacon ve Rene Descartes’ın yeni metot arayışları bu maddi hegemonik çıkışla yakından bağlantılıdır. Gerek yöntemsel gerekse içerik olarak peşinde oldukları ‘hakikat’, sermayenin bu yeni türüyle hegemonik yükselişte ortaktır. Kapitalist tekel hegemonyasını sağlamlaştırdıkça, ideolojik hegemonyasını da bununla iç içe sağlamlaştırmakta ve kalıcı kılmaktadır. Yeni metot, felsefe ve bilim devrimlerinin bilimsel izahı ancak bu maddi koşulun dönüştürücü etkisine bakılarak yapılabilir. Şüphesiz her şeyi kapitalizme bağlamak bilimde körlüğe yol açar. Böylesi bir yaklaşım oyuna gelmek ve en kaba indirgemeciliğe düşmek olur. Ama aralarındaki bağın önemi göz ardı edildiğinde hakikat araştırmaları sakat kalır, metafizik anlatımlar içinde değerini yitirir.
Modernite kavramını açıklarken, bu yöntem ve hakikat oluşumunu dikkate almak son derece gerekli ve öğreticidir. Kavram olarak ‘çağ’ anlamına gelen moderniteler çeşitlidir; dönemlere göre farklılık kazanırlar. Sümer modernitesinden Roma modernitesine kadar, hatta daha önceleri ve sonralarına ilişkin pek çok modernite örneği bulunmaktadır. Bir dönem Roma modernitesinin tüm uygarlık merkezlerinde gururla yaşandığını kim inkâr edebilir? Sümerlerde, hatta öncesinde Yukarı Mezopotamya modernitesinin zaman ve kapsam bakımından belki de en gösterişli örnekler sunduklarını arkeolojik kayıtlardan huşu içinde öğrenmiyor muyuz? Bu modernitenin devrimsel nitelikteki maddi kültürlerine anlam yüklenmeden izahı mümkün müdür?
Anthony Giddens, kapitalist modernitenin diğer tüm modernitelerden farkını ortaya koyarken, hakikatin açıklanmasına kısmen katkıda bulunmaktadır. Açık ki, İngiliz hegemonyacılığının çocuğu olarak Giddens’ın bu konumunu kavramak mümkündür. Biricik olduğunu iddia etmek, her çağdaş aydının ülkesine, yeni tanrı olan ulusdevletine ‘borcu’, ibadeti gibidir. Kapitalist moderniteyi üçlü ayak üstüne oturtması öğreticidir. Gerçi bir üst kategori olarak moderniteyi kapitalizmden ayrıştırmaktadır. Bunu yaparken içine girdiği tutum, açık ki sosyal bilim yöntemine hâkim olan ‘tekilci’ zihniyettir. Başka tipte bir moderniteye şans tanımak istememektedir. Modernite olursa tek olur, aynı dönemde iki tür modernite olmaz! İşte bu husus sağıyla, soluyla ve ortasıyla bütün sosyal bilim ekollerine hâkim olan ortak zihniyettir. Başta K. Marks olmak üzere bütün sol aydınlar modernitenin tekliğinden, onun da Avrupa modernitesi olduğundan şüphe etmiyorlardı. Orta ve sağ aydın kesimler, liberal aydınlar ise, gerçeğin son sözü (Ortaçağ İslâmı’ndaki ‘son peygamber’ söylemine ne de çok benziyor!) olduklarından emindiler. Ancak postmodernitede farklı söylemler kendini yeni yeni göstermeye başlamıştır.
Şüphesiz Nietzsche’nin modernite eleştirisi önemlidir. Dinselliğin modernite eleştirileri ise ancak kendi moderniteleri (yeniçağın arkasında kalan eskiçağ) açısından anlam taşır. Michel Foucault’nun modernitenin insanın ölümüyle sonuçlandığı ideası önemli olmakla birlikte yetersizdir. Reel sosyalizm ise, farklı idealarına rağmen, ne teorik ne de pratik olarak hiçbir zaman farklı bir modernite olmayı düşünmedi. Reel sosyalizmin sözcüleri sıkça yeni bir medeniyet olduklarını idea ederken, bununla kalkınmayı ve her alanda kapitalizmle yarışmayı kastediyorlardı. Kapitalist modernitenin temel kalıplarına ve dayanaklarına (endüstriyalizm, ulusdevlet, özel kapitalizm yerine devlet kapitalizmi) kapitalizmden daha yakın olduklarını düşünmüşler ve bunlarla kapitalist sistemin önüne geçmeyi baş görev bellemişlerdi. Başta Rusya ve Çin deneyimi olmak üzere reel sosyalizm deneyimleri gerçekten kapitalist modernitenin taze kanı olduklarını kanıtlamakta gecikmediler. Tüm ulusal kurtuluş hareketlerinin biricik amacı başarının zirvesi olarak görülen hâkim moderniteyi bir an önce yakalamak ve böylece mutlu yaşamı gerçekleştirmekti. Kurgu ve pratik böyleydi ve bundan pek kuşku duyulmuyordu.
Hâlbuki son dört yüzyılın hâkim modernitesi olarak kapsamı ve biçimi incelendiğinde, sadece beş bin yıllık uygarlık çağlarının (modernitelerinin) en son biçimi olduğu anlaşılmakla kalmayacak; aynı zamanda birbirlerine etle tırnak misali bağımlı olduklarını ve zincirleme değişik halkalardan oluştuklarını görüp çözümlemek de zor olmayacaktır.
Savunmamın gerek bu gerekse daha önceki iki cildinde yapmaya çalıştığım şey bu tekli evrensel modernite anlayışını yıkmaktır. Bu temelde hâkim modernitenin alternatifinin de daima var olduğunu, tüm bastırma ve örtbas etme çabalarına rağmen varlığını sürdürdüğünü, diyalektik ikilemin karşı ucu olarak tüm kapsamı ve biçimleriyle varoluşunu devam ettirdiğini kanıtlamaya çalıştım. Demokratik uygarlık (Uygarlık, çağ kelimesinin karşılığıdır ve modernite anlamına gelmektedir) ad olarak belki yetersiz olabilir, çokça eleştiri konusu yapılabilir. Ama gerek toplumun tarihseltoplum niteliğini dikkate aldığımda (Fernand Braudel’in bu konudaki yaklaşımı cesaret vericiydi), gerekse klanlar, aşiretler, kabileler, kavimler, dinsel cemaatler vb. toplulukların tarihi âdeta taşıran hareketlerini göz önüne getirdiğimde, bu hareketleri ‘barbar’ olarak tanımlamaya veya ‘dinsel gericilik’ olarak adlandırmaya ne gönlüm ne de zihnim razı oluyordu. Diyalektiğin hep yok edici kutuplar olarak işlemediğini iyice fark ettikten sonra, genel evrensel oluşumda gözlemlendiği gibi tarihseltoplumun yok edici olmayan (ara sıra olabilen ama daimi olmayan) diyalektiksel gelişiminde de uygarlığın tekçi değil ikilemsel bir süreç olduğunu tespit etmem zor olmadı. Zor koşullarda ve çok donanımsız da olsa, gerisi bu ciltlerde dile getirilmeye ve deneme olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Hayret ettiğim ve öfke duyduğum husus, o kadar müthiş donanımlarına rağmen, Avrupa merkezli sosyal bilimcilerin uygarlığın bu ikilemli halini neden farklı iki modernite olarak sistemleştirmeye çalışmadıklarıdır.
Bir kez daha Anthony Giddens’in sözünü ettiği modernite kavramının üç temel öğesine dönerek ne anlam ifade ettiklerini ve karşı kutupta yer alan demokratik modernite kavramının karşı cevaplarını çözümlemeye çalışalım.
A- Kapitalizm ve Modernite Ayrışımı
Anthony Giddens’a göre kapitalizm tarihte ilk defa Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Şüphesiz Avrupa merkezli sosyal bilimcilerin ezici bir kesimi benzer görüşleri paylaşmaktadır. Bunlara göre tarihin hiçbir döneminde ve mekânında benzer bir gelişmeye rastlanmamıştır. Bahsedilen kapitalizm, 16. yüzyılda dünya hegemonik güç merkezi olarak yükselen AmsterdamHollanda, Londraİngiltere kapitalizmidir. Gerçeklik payı Amsterdam ve Londra’nın gerçekten de bu yüzyıldan itibaren dünya klasik uygarlık merkezinin hegemonyasını devralmış olmalarında yatmaktadır. Hegemonik kaymanın nasıl gerçekleştiği konusunda dünya tarihi belki de sadece bu döneme ilişkin en geniş literatüre sahiptir. Ne bunları tekrarlama imkânı ne de bunun gereği vardır; hatırlatmakla yetiniyorum. Savunmamın önceki ciltlerinde de konuya kısmen değinmiştim. Bu belirlemenin eksik ve yanlış olan yanları daha da önem taşımaktadır.
a- Kapitalizmin tekilliğine ilişkin idea doğru değildir. İlk sermaye (kapital) tekelinin Sümer rahip tapınağında (Ziggurat belki de ilk banka ve fabrikadır) gerçekleştirildiğini kapsamlıca çözümlemiştim. Bununla bağlantılı olarak şehirsınıfdevlet üçlüsünün ilk hegemonik tekel olarak şekillenmesini Sümerlere borçlu olduğunu rahatlıkla belirtebilecek durumdayız. Özellikle Andre Gunder Frank ve kendisiyle yakın görüşlere sahip arkadaş grubunun merkezî uygarlığa ve dünya sistemine ilişkin görüşlerini öğrendikten sonra, görüşlerimdeki ikna olma durumum daha da pekişti. Ama ben iktidar tekelinin de sermaye tekelinin farklı bir biçimi olduğunu ısrarla belirtiyorum. İktidarın birikimin belli başlı dört çeşidinden biri olduğunu kavramanın önemini vurguladım. Verimi yükselen tarım üzerinde ilk tekel kurulmuştu. Artıkürünün ticareti zorunlu kılması nedeniyle ticaret tekeli de gelişme imkânı bulmuştu. Ayrıca şehirtapınak zanaatçılığı üzerinde ilk endüstri tekeli de söz konusuydu. Şehir yönetimi ise askeri ve idari olarak görev almıştı; ilk üçüyle sıkı işbirliği içinde olan en güçlü iktidar tekeli konumundaydı. Güç oranlarının değişik olması hegemonik ilişkiyi zorunlu kılmaktaydı. İlkin rahiplerin hegemonyası güçlüyken sonrasında bu durum değişecektir. Kısaca hem tekel hem de hegemonik karakter daha kuruluş aşamasında mevcuttur. Bu gerçekliğin tarihsel gelişimini kaba halkalar halinde savunmamın önceki ciltlerinde sunmuştum. Ayrıca uygarlık tekellerine ilişkin çok önemli bir tespit de, aralarında ne kadar çatışsalar da, dışa (demokratik uygarlık güçlerine) karşı birlikte ve tarihî olarak da bir zincirin halkaları gibi hareket etme özelliğinde olduklarıdır. Hiçbir uygarlık öncekinin mirası olmadan ortaya çıkamazdı. Merkezî uygarlık sisteminden bahsediyorum, yoksa Çin ve İnka uygarlıklarından değil.
Uygarlığın Avrupa halkasının oluşum öyküsünü de uzunca vermeye çalışmıştım. Doğu uygarlığı ile (hatta Doğunun neolitiğiyle) ilişkisini, Venedik’in üç yüz yılı aşkın bir süre bu değerleri taşımadaki rolünü önemle belirtmiştim. Avrupa’daki 16. yüzyıl sonrası uygarlığın (modernitesi anlamındadır) tekilliğine ilişkin idea edilebilecek en önemli unsur daha çok gelişkin olan parasermaye niteliğidir. Şüphesiz parasermaye tekeli bu yüzyıldan itibaren Avrupa’da hegemonyasını inşa etmeyi başarmıştır. Bu anlamda tekilliğinden, benzersizliğinden bahsetmek mümkündür. Ama parasermayenin anayurdunun Avrupa, tarihinin de bu dönem olduğunu belirtmek açık ki mümkün değildir. Paraya benzer ilk eşyalar uygarlıktan çok önce de vardı. İlkçağ konusunda araştırma yapan uzmanlar obsidyen ve benzeri maddelerin ilk para rolü oynadıklarında hemfikirdirler. Birçok kıymetli madde ilkel komünal toplumlarda halen benzer rol oynamaktadır. İlk paranın Ege’nin doğusunda M.Ö. 7. yüzyılda inşa edilen Lidya Krallığı’nda basıldığını ve bunların Kreuzus’un altın paraları olduğunu konuyla ilgili olanlardan bilmeyen yok gibidir. Parasermaye birikimi için de aynı hususlar belirtilebilir. Birikim çok eski bir gelenektir. Kıymetli maden ve eşyalar bu anlamda tarih boyunca hep biriktirilmişlerdir. Arkeolojik kayıtlar bu konuda bolca örnek sunmaktadır. ‘Karun kadar zengin’ sözü bu gerçeği dile getirmektedir. Parasermayenin kâr amaçlı kullanımını hiçbir şey Asur Kârumları (Para, ticaret, pazar, ürün deposu gibi birleşik anlamı vardır) kadar orijinal ve çekici olarak izah edemez. Venedik, Amsterdam ve Londra’dan binlerce yıl önce parasermayeye yataklık etmiş çok sayıda Doğulu kent vardır.
Avrupa parasermayesinde tekil olan, yükselişe geçişi ve ilk defa hegemonyasını kurmasıdır. Karl Marks sermayenin bu tür hegemonyasını ve moderniteye damgasını vurmasını olumlu ve ilerici bir rol biçiminde değerlendirir. I. Wallerstein bu hegemonyayı kafesten çıkan aslana benzetirken, rolünün olumlu olduğunu önemle belirtme gereğini duymaktadır. Hatta yeni hegemonyanın ortaya çıkış nedenlerini kilise ve krallıkların zayıf düşmesine ve Doğu’da gelişen Moğol istilasına bağlarken büyük soru işaretleriyle karşı karşıya olduğunu (önceleri) âdeta itiraf eder gibidir. Sonuçta tarih için hiç de iyi bir seçenek olmadığı noktasına gelmiş bulunmaktadır. Parasermayenin dört yüzyıllık egemenliğinin korkunç bilânçosunun ortaya konulacağı yer burası değildir. Yalnız savaşlarda ölen ve yaralanan insan sayısını, savaşların sayısını ve süresini, ekonomik bunalımların yıkıcı sonuçlarını, işsizlik ve yoksullaşma oranlarını, en önemlisi de ekolojik felaketlerdeki payını göz önüne getirdiğimizde nasıl bir hegemonya ile karşı karşıya olduğumuzu kestirmemiz zor olmayacaktır.
b Eksik ve yanlış olan idea ise, kapitalizme dayanan modernitenin tekilliğidir. Avrupa merkezli sosyal bilimin bu ideası çok kapsamlı ve kuşatıcıdır. Dünyasistem olarak varlığını ve kuşatıcılığını ‘tarihin sonu’, hakikatin ‘son sözü’ olarak ebedileştirme konusunda kendisinden önceki çağların uygarlıklarından aşağıda kalmamaktadır. Hatta bilimsellik silahıyla bu ideayı çok daha kesinleştirir. İdeolojik hegemonyasını kuran liberalizm bağlaşığı medya tekelleriyle bu ideayı tüm insanlığın ortak hakikati olarak göstermek için âdeta çağ içinde çağ (medya, bilişim çağı) yaratmak gibi olağanüstü bir çaba harcamaktadır. İçerik ve biçim olarak gerçeği tarihsel boyutu içinde sunmaya önem verirken, geçmiş ve bugünden kopuk bir fütüroloji (gelecek bilimi) inşa etmekten de geri kalmaz. Müthiş ‘şimdici’dir; “Şimdiyi yaşa, gerisi boştur” sloganını temel inanç olarak işler. Tüm eski ve yeni fikirler ve ideolojik kalıplardan eklektik bir anlayışla oluşturduğu neoliberalizm, beterin beteri olarak âdeta Roma’nın son havasını andırmaktadır. Üç ‘S’nin, spor, seks ve sanatın azami ölçüde ideolojikleştirildiği bir dönem yaşanmaktadır. Hepsine dinsel boyut kazandırılmıştır. Günümüzde stadyumlarda şölene dönüştürülen futboldan daha afyonlayıcı ikinci bir din bulmak çok zordur. Endüstrileştirilen sanat alanında da benzer gelişmeler yaşanmaktadır. Cinsellik gibi en temel doğal bir içgüdü bile seks endüstrisine dönüştürülmüştür. Afyonlayıcı bir etkisi olan seks en az spor ve sanat kadar dinselleştirilmiştir. Bu üçlüye kapitalist modernitenin dinsel şölenleri demek daha uygun düşebilir. Dinin egemenliği adına yola çıkan radikal dincilik de, kendini her ne kadar antimodern olarak sunsa da, modernitenin bir eğilimidir.
Derinden bakıldığında, kapitalizm damgalı modernitenin kendine en güvensiz modernite olduğu anlaşılabilecektir. Bu kadar eklektizme ihtiyaç duyması bu gerçeği kanıtlamaktadır. Postmodernizm her ne kadar bu güvensizliğin ürünü olarak ortaya çıktıysa da, moderniteye alternatif olamadı. Moderniteden bıkan aydın çevrelere sadece bir pencere açmak istiyordu. Yaşam tarzı itibariyle gırtlağına kadar kapitalist moderniteye batmış durumdaydı. Bunun tipik örneğini filozof Adorno’da görmek mümkündür. Adorno, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” derken, moderniteyi çok veciz bir biçimde izah ediyordu. Ama alternatif sunmada sıfırdı. Bu yüzden de devrimci gençliğin büyük tepkisini almıştı. Neoliberalizm aslında cilası dökülmüş moderniteye yeni cila olmak istiyordu. Fakat ne kadar ekleme ve yenileme yapsa da, küresel finans tekel çağının çelişkilerini örtbas etmesi ve sistemi kurtarması kolay olmamaktadır.
Andre Gunder Frank beş bin yıllık uygarlık sürecinde Avrupa uygarlığının yerini ve önemini belirlerken gerçeğe çok yaklaşmıştır. Fakat kendisi de derinden eksikliğini duyduğu gibi, birkaç genelleme dışında çözüm veya alternatif geliştirip sunamamaktadır. Daha doğrusu umudunu korumaktadır. Klasik uygarlık içinde ‘farklılık içinde birlik’ formülü doğru olmakla birlikte aşırı bir genellemedir. Nasıl yaşama geçirileceğine ilişkin hiçbir açıklama sunmamaktadır. Yanlışlığı ise, sistem içinde daha iyi ve farklı modern yaşamların (teori ve pratikte) olabileceği konusunda umutlu olmasıdır. I. Wallerstein bu konuda olumlu ve radikaldir; sistem içinde çözüme hiç inanmamaktadır. Yaşanan bunalımın sistemsel ve yapısal olduğunu bıkmadan tekrarlamakta ve çok doğru olarak belirlediği entelektüel, ahlâki ve politik görevlere dört elle sarılmayı önermektedir. Eksikliği, hangi sistem sorusuna kapsayıcı çözümler sunamamasıdır. Bunda samimi bir özeleştiride de bulunmaktadır. “Hepimiz burjuvazinin kutsal mabedinde aynı şerbeti içtik” der. Ayrıca bu nedenle tanrıların gazabından duyduğu korkuyu (mecazi anlamda) dile getirir. Entelektüel sermayenin ne denli kapitalist moderniteye bağlı olduğunu ve ondan radikal kopuşun zorluğunu dile getiren hayli ders çıkarılması gereken şeyler söylemektedir.
Benim durumum daha çok “Kaçmanın ecele faydası yoktur” deyişinde anlamını bulabilir. ‘Kapitalist modernite’den kaçıyordum. Ama bu kaçış onun elinden kurtulmama yetmiyordu. Dolayısıyla elinde ölmektense alternatifini denemeyi çok daha gerçekçi ve cesurca buldum. Böylelikle ne Nietzsche gibi doğruyu söylemekle yetindim, ne Michel Foucault gibi insanlık olarak ölümümü ilan etmeye razı oldum; ne Adorno gibi kaderci, küskün biri olarak “Başa gelen çekilir” dedim, ne de Andre Gunder Frank gibi ‘farklılık içinde birlik’ arama sloganına sığınmayı yeterli buldum. Hatta I. Wallerstein’ın tersine entelektüel, ahlâki (etik) ve politik görevlerin önemini belirlemenin yeterli olduğuna da inanmadım. Şüphesiz bu düşün ve erdem insanları denememe önemli katkılarda bulunmuşlar ve cesaret vermişlerdir. Fakat belirleyici olan “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünün benim için söz konusu edilemeyeceğidir. Çünkü bu söze göre bir yaşamım hiç olmadı. Çok koştum, ama kapitalist modern hayatı yakalamaya ne gücüm ne de inancım yetti. Daha yakıcı olanı ise, bende başkaldıran insanın “Bizi satma, ne ararsan kendinde bul” demesiydi. Başkaldırılarımı yazıyorum.
‘Beş bin yıldır kök salmadığı zihin ve ruh bırakmayan, son dört yüz yılda ise dışından, içinden, çevresinin havasından yerin dibine kadar toplumun el atmadığı, metalaştırmadığı, satmadığı ve satın almadığı hiçbir değerini bırakmayan, kendini Nemrut ve Firavun düzenlerinden milyon kere daha fazla güçlendiren modernite güçlerine, üçlülerine ne yapabilirsin’ diye sorulabilir. Şüphesiz soruyu bu biçimiyle yanlış soruyorum, modernitenin istediği tarzda soruyorum. Amacım bu soruya ve arkasındaki kurgulamaya yol açan her şeye olumluluk anlamında bir hiç değerinde olduğunu göstermektir.
Demokratik moderniteyi ne keşfediyorum ne de icat ediyorum. Yeniden inşa konusunda söyleyeceklerim olsa da fazla önemsemiyorum; daha doğrusu önemli olan husus başka yerde yatıyor. O da şudur: Demokratik modernite ikilem halinde resmi uygarlık oluştuğundan beri vardır. Oluştuğu her yerde ve her zamanda vardır. Benim yapmaya çalıştığım şey, kabaca da olsa, resmi uygarlığın her mekânında ve her zamanında var olan bu uygarlık biçimine (resmi olmayan demokratik uygarlık; ismi pek önemli değil) hak ettiği değeri vermek, ana boyutlarında dikkat çekici açıklamalar geliştirmektir. Temel zihniyet biçimleriyle, yapılanma ve yaşam halindeki toplumuyla tanımak ve ne olduğuna ilişkin tanımlamalar yapmaktır.
Tekil olduğu idea edilen uygarlığın (farklı çağ moderniteleri) elinin değdiği her yerde ve her devirde diyalektik gereği bir karşıtının olmasının anlaşılmayacak hiçbir yanı yoktur. Tersine, anlaşılmaz olan, diyalektik yöntemin bu en doğal karşılığının neden uygarlık tarihi boyunca sistemli olarak ifadelendirilmediği, seslendirilmediğidir. Sümer’den Mısır ve Harappa’ya, Çin ve Hint’ten Roma’ya kadar bunca uygarlık oluşurken sıkıştırılan ve köleleştirilen, Büyük Sahra’dan Orta Asya çöllerine, Sibirya’dan Arabistan’a kadar sel gibi akan, ayaklanan sayısız kabile, aşiret ve dini cemaatin hiçbir karşı tepkisi, düşünce ve toplumsal yapılanması olmayacak mıdır? Bunun düşünülmemesi mümkün olabilir mi? Tarımsalköy topluluklarının on bin yıl boyunca tüm uygarlıkları beslerken hiç sesi çıkmayacak, tepkisi ve karşı yapılanması olmayacak mıdır? Akla, insafa sığacak bir husus mudur bu? Binlerce yıldır inşa ettikleri kentlerin egemenlerince her türlü baskı ve sömürüye maruz kaldıklarında, emekçi halklar sessiz durup kaderine mi şükredecektir? Bu mümkün müdür?
Binlerce alana ve döneme ilişkin binlerce soru sormak mümkündür. Cevapları da vardır. Olmayan şey bu soruların cevaplarından örülü bir uygarlık sistematiğinin (düşünce inşası, teori) oluşturulmasıdır. Karşı yapılanmalar (ahlâki ve politik toplumun duruşu) da vardır. Olmayan şey binlerce despot, imparator ve iktidarsermaye tekeline gösterilen ilginin toplumsal doğanın en temel duruş haline, ahlâki ve politik toplumun durumuna ve gelişimine gösterilmesidir.
Çok iyi tanıdığımız İslâm uygarlığının tüm halife, sultan, emir, şeyh, şehinşah ve komutanının her biçimi hakkında en ince ayrıntılarına kadar öyküler anlatılacak, ama üç kıtaya yayılmış müminlerin tarikat ve mezhepleri, direnişleri, özlemleri ve inançları layıkıyla ya tarihselleştirilmeyecek ya da çarpıtılarak öyküleştirilecektir. Açık ki, burada uygarlık içi çatışma ve ikilem vardır. Ama bir taraf sınırsız övgülerle yüceltilirken, karşıtları yerin dibine batırılmıştır. Kendi yaşamımda da tanıklık ettim: Alevi Kürt’ü de, Sünni Kürt’ü de, Êzidi Kürt’ü de gözlemledim. Açıkça söylemeliyim ki, Alevi ve Êzidi Kürt’ündeki binlerce yıldan beri süzülüp gelen uygarlığı karşıuygarlıktan çok daha ahlâki ve politik buldum. Hâlbuki klasik uygarlık söylemleri Aleviler ve Êzidiler hakkında ağza alınmayacak karalamalarla doludur. Tabiî ki burada kastettiğim Sünni inancına bağlı emekçiler, kabile ve aşiret kültürleri değildir. Tüm bu kesimlerin uygarlık kefesindeki yeri demokratik medeniyettir. Bunun örneklerini her yerde ve zamanda göstermek mümkündür. Amacımızı açıklamak açısından sanırım yeterlidir.
Moderniteye ilişkin bir hususa daha açıklık getirmenin önemli olduğunu belirtmeliyim. Kapitalist modernite kavramı bir anlamda doğru değildir. Kavramı koşullu kullandığıma dikkat edilmelidir. Nasıl kapitalist toplum kavramı müphemse ve gerçeği perdeleme gibi sakıncası varsa, kapitalist modernite kavramının belki daha fazla benzer sakıncaları vardır. Modernite genel anlamda bir çağın toplumsal yaşam tarzıdır. Maddi ve manevi kültür olarak bir döneme damgasını vuran tüm teknik, bilim, sanat, siyaset ve moda unsurlarını ihtiva eder. Bu anlamda moderniteyi kapitalizme mal etmek büyük hata olur. Hatta birçok unsuruyla ezici olarak bir tekel olan kapitalizme karşıttır. Nasıl ki toplumsal doğanın temel yaşam tarzı olan ahlâki ve politik toplum genelde uygarlığa, özelde kapitalist uygarlığa karşıtsa, modernitede de benzer duruş söz konusudur. Modern toplum kapitalist toplum değildir. O halde kapitalist modernite kavramını neden kullandım? Çünkü kapitalist tekel hegemonik müttefikleriyle topluma olduğu kadar dönemin yaşam tarzı olarak kabul gören modernitesine de damgasını vurmak ister. İdeolojik, politik ve askeri müttefikleriyle birlikte çağın yaşam tarzının yaratıcısı, oluşturucusu kendisiymiş gibi eğitim, kışla, ibadet yerleri ve medya vasıtasıyla çok sistemli bir çaba harcar. Kendisinin olmayanı kendisininmiş gibi yansıtan bir egemen zihniyet yaratır. Eğer bu yönlü propaganda çabası başarılı olmuşsa, toplum veya moderniteye damgasını vurmuş olur.
Antony Giddens kapitalizmi modernitenin en önemli ayağı sayarken bir ikileme düştüğünün belki de farkında değildir. Sorulması gereken soru, hangisinin ötekini doğurduğu veya belirlediğidir. Modernitenin kapitalizmi doğurması düşünülemez; toplumsal doğanın kendine özgü çağı olarak yaşanır. Fakat kentsınıfdevlet olarak baskı ve sömürü tekelleri oluştuktan sonra, dönemin yaşam tarzına damgalarını vurup kendilerine mal etmek isterler. Bu durumda çoğunlukla başarılı olduklarını kabul etmek gerekir. Olagelen, propagandanın başarısıdır. Koskoca bir çağ haramzadelere mal edilmiştir. Kapitalist modernite kavramını kullanırken, bu gerçeği daima göz önünde bulundurmak gerekir. Fakat toplumsal doğa hiçbir zaman tamamen kapitalizm veya başka bir tekelin rengini, varoluş tarzını kendi kimliği olarak benimsemez. Toplumsal doğaların kendilikler olarak bir baskıcı ve sömürücü tekel şebekesine dönüşmeleri teorik olarak da mümkün değildir. Saf kapitalizmin olamayacağını kanıtladığımız gibi, saf uygarlığın gerçekleşmesi de mümkün değildir. Mümkün olur diyenlere sormak gerekir: Sömürülecek ve yönetilecek bir toplum olmadan şehir, sınıf ve devlet sadece kendileri olarak nasıl yaşayacaklar? En basitinden maddi yaşamlarını nasıl sürdürecekler? Ama bunlar dönemin toplumsal doğasına damgalarını vurabilir, istismar edebilirler. Avrupa söz konusu olduğunda Rönesans’ı, Reform’u ve Aydınlanma’yı kapitalizme mal edemeyiz. Rönesans’ın yaratıcıları parasermayedarlar ve iktidarlar olmamış, ama para ve iktidar gücüyle her zaman damgalarını vurmak istemişlerdir. Çünkü bunu başarırlarsa daha çok para ve iktidar sağlayacaklarını iyi bilirler.
Karşıt olarak parasermaye ve iktidarların hedefi olan toplum da çağın yaşam tarzına damgasını vurabilir. Bunun da birçok yolu ve örneği vardır. Toplumsal doğanın kendiliği de esas olarak bu yöne eğilimlidir. Toplum ezici olarak antikapitalisttir. Çünkü sermaye tekelinin sömürü ve tahakkümünü günlük olarak yaşamaktadır. Gençler, kadınlar, işsizler, sömürge halkları, birçok dinsel cemaat, emeği ile geçinen her topluluk, tarihseltoplumun ana kütlesi (demos) çağın yaşam tarzına, modernitesine esas rengini veren kesimlerdir. Bütün bu ve benzeri kesimlere kolaylık olsun diye halk (demos) diyoruz. Demokrasi bu kesimlerin kendilerini bizzat yönetmelerinin ifadesi oluyor. Politik kavramlar olmalarına rağmen, kapsadıkları alan ve kesimler toplumun ana kütlesini oluşturduğu için demokratik toplum ve demokratik modernite doğruya, öze yakın düşen kavramlardır. Bu nedenle sıkça kullanmam anlayışla karşılanmalıdır. Demokratik modernite alternatifi derken bu gerçeği kastetmekteyim. O halde hem tekil modernite hem de kapitalizm damgalı modernite kavramları oldukça müphemdir ve yanlışlıklar taşıma potansiyeli yüksektir.
Bir modernitenin rengini belli edecek olan, karşıt kutupların ideaları, yapılanmaları, mücadeleleri ve başarı düzeyleridir. Tümüyle kapitalisttir veya demokratiktir demek kabaca ve körce bir indirgemeciliğe düşmektir. Zaten toplum söz konusu olduğunda ‘tüm’ kelimesini çok dikkatli kullanmak gerekir. Çünkü toplumsal doğa karmaşıktır ve hiçbir zaman tümüyle tek bir şeye, bir renge tekabül etmez. Unutmamak gerekir ki, çelişki farklılık gerektirir. Farklılık ise yaşamın anlamıdır. Çelişki, dolayısıyla farklılaşma durduğu an yaşam da bitmiş demektir. Ölüm bile yaşamın kanıtlanmasından başka bir anlam ifade etmez. Hiç ölümü olmayan, örneğin sonsuzluğa mahkûm edilmiş bir yaşamın nasıl korkunç bir şey olduğunu düşünebiliyor muyuz? Doğrusu, böylesi bir yaşam büyük işkence olurdu. Hep benzerlik aramak, eğer karşıtlarını ezme amacı taşımıyorsa, yaşamı inkâr etmek olur. Faşizmin, kapitalist modernitenin moda dışında (Moda denilen şey benzeştirme işkencesiyle sergilediği yaşam karşıtlığını gizlemek isteyen kapitalizmin icat ettiği en kandırmaca sanat türüdür) tüm toplumsal farklılıkları tasfiye etme ve tek renge indirgeme çabası yaşama karşıtlığını gösteren diğer kanıtlayıcı bir örnektir.
Sonuç olarak müphem bir kavram olan moderniteyi nitelerken, kapsamını ve süresini belirlemek önemlidir. Tekilleştirmek büyük yanlışlıklar içerir. Moderniteyi uygarlığın çağcıllığı, güncelliği olarak tanımlarken, toplumsal bağlamı konusunda dikkatli seçim yapmayı gerektirir. Sosyal bilimlerin bu yönlü büyük eksiklikleri ve yanlışlıkları göze çarpmaktadır. Bunu ancak sermaye ve iktidar tekellerinin paranın gücüne dayanmaları ve baskılarıyla izah edebiliriz. Bilim iktidarı, iktidar sermayeyi doğurduğu gibi, bunun tersi de doğrudur. Buna rağmen toplumsal doğa ana kütlesi itibariyle kapitalist hegemonik çağda demokratiktir. Dolayısıyla çağın yaşam tarzı olarak modernitenin demokratikleşmemesi düşünülemez. Demokratik modernite toplumsal hacim olarak kapitalistler ve işbirlikçilerinin modernitesinden katbekat üstündür. Kavramak için yeter ki doğru düşünmesini bilelim.
B -Modernitenin Endüstriyalizm Boyutu ve Demokratik Modernite
Çağımızın (modern yaşam tarzımızın) endüstriye misli görülmemiş oranlarda bağımlı olduğu bir gerçektir. 19. yüzyıl endüstri devriminin tarım devriminden sonra gerçekleşen ikinci büyük toplumsal devrim olduğu da inkâr edilemez. Tıpkı sermaye birikiminde olduğu gibi, endüstrileşmenin modernitemizin bir benzersizliği olduğu ideası ise abartmalıdır. 19. yüzyıldaki ayarında olmasa da, genelde toplumsal doğada ve özelde neolitik tarım toplumuyla uygarlık dönemi toplumlarında çok sayıda endüstriyel hamle gerçekleştirilmiştir. Tüm teknik gelişmelerin bir tür endüstriyel gerçekleşme olmaları itibariyle gelişme süreklidir. Hamle dönemlerinde ise niteliksel sıçramalar yaşanmıştır. İlk çanak çömlek endüstrileri, el değirmenleri, dokuma tezgâhları, tekerlek, saban, çekiç, örs, balta, bıçak, kılıç, değirmen, papirüs, kâğıt, çeşitli madeni aletler gibi endüstri alanında gördüğümüz binlerce icadı saymak mümkündür. Ama 19. yüzyıl başlarında İngiltere önderliğinde en büyük endüstri devrimine büyük bir hamle yaptırıldığı da tartışma götürmez. Bu durum modernitenin önemli bir farklılığı olmakla birlikte tekilliğini garanti etmez, sadece farkını ortaya koyar.
Endüstriden endüstriyalizme geçiş daha farklı bir durumdur. Endüstriyalizm endüstrinin ideolojik mahiyet kazanmasını ifade eder. Ekolojik felaketler başta olmak üzere günümüzde yaşanan modernitenin tüm hastalıklarının kökeninde tarım ve köyün aleyhine gelişen, ayrıca geleneksel şehir zanaatçılığını da karşısına alan endüstricilik vardır. Elbette endüstricilik sermaye tekellerinin ideolojisidir. Ellerinde büyük miktarlara ulaşan parasermayeyi kullanım alanları (geleneksel halleriyle) daralan kapitalist tekellerin 18. yüzyıl sonlarında sanayiye yönelmeleri kâr oranlarının düşmesini önleme, hatta daha da yükseltme eğiliminden (kâr kanunu) kaynaklanmıştır. Özellikle dokuma sanayii böyledir. Mekanik üretim yeni enerji kaynaklarıyla (kömürbuharelektrik) buluşunca patlama gösteren üretim bir anda kâr oranlarını azamiye çıkardı. Ulusdevlet olgusu ve aralarındaki şiddetli rekabet de bu yeni kâr oranlarıyla ilgilidir. Endüstriyalizm her şeyin önüne geçti. Kendisi ulusdevletin en kutsal inancı oldu. Günümüze kadar bu yarış hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmektedir. Sonuçlarının daha şimdiden korkunç boyutlara ulaştığı ortak bir kanaattir. Sadece dar anlamda ekolojik yıkımlar değil, daha köklü ve kapsamlı kültürel ve fiziki soykırımlar, tarihin hiçbir dönemiyle karşılaştırılamayacak denli küresel, bölgesel ve yerel boyut kazanan savaşlar, giderek ideolojikmetafizik yöntemler ve iktidarı çoğaltım yöntemleriyle toplumun ahlâki ve politik kimliğinden kopartılması, dolayısıyla toplumkırımlar endüstriyalizm eğilimi veya diniyle yakından bağlantılıdır. Endüstrinin kullandığı bilim ve teknik bu nedenle tarihin hiçbir dönemindekiyle karşılaştırılamayacak denli ideolojik bir mahiyet kazanmıştır.
Modernitenin benzersizliği olarak endüstriyalizm toplumun hem bağrındaki hem de önündeki en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Tarım ve köy toplumunu yıkan, kenti kanser gibi büyüten, toplumu tümüyle gözetim ve denetim altında tutan, toplumda sızmadığı bir gözenek bırakmayan iktidarların çığ gibi büyüme eğiliminde endüstriyalizm temel etken konumundadır. Ulusdevlet endüstriyalizmin iktidar ve ideolojik hegemonyasının temel formu olarak tüm bu süreçlerde başroldedir.
Toplumsal doğa olarak insanlık modernitenin benzersizlerinden biri olan endüstriyalizmin gerçek mahşeri tehdidi altına çoktan girmiştir. Uç veren felaketler tehlikenin işaret fişekleridir. ‘Azami kâr kanunu’ temelinde sürekli birikme ve büyüme hırsı içindeki sermayenin toplum karşıtlığıyla özdeş olmasının bunda ne denli ciddi rol oynadığı çok açıktır. Toplum doğasına sürekli birikim kanununu dayatmak toplumkırımın ta kendisidir. Maddi ve kültürel soykırımlar bu sürecin ilk adımları olmuştur. Tedbir alınmazsa dosdoğru mahşere gidildiği, aklı başında ve biraz vicdanı olan her bilim insanının vardığı ortak sonuçtur. Dolayısıyla modernitenin benzersizliği olarak ikinci tekil olan endüstricilik, ‘Siyam ikizi’ olduğu kapitalizmle birlikte sadece moderniteye damgasını vurmakla yetinmiyor; modernite aracılığıyla sadece ekonomik bunalımlara yol açmakla kalmayıp, toplumun tüm hayati dokuları ve unsurlarında yaşanan kanserleşmede başrol oynuyorlar.
Tam da bu kapsamda demokratik modernitenin toplumsal varoluştaki konumu bütün açıklığı ve gerekirliğiyle ortaya çıkmaktadır. Toplum ya dörtnala mahşere koşusunu devam ettirecek, ya da demokratik moderniteye sarılma, onu yüceltme ve yeniden inşa hamlesiyle bu koşuya dur diyecektir. Orta yerde sürüklenişin maliyetleri her geçen gün çığ gibi büyümektedir.
Bu tespitler endüstrinin tümüyle olumsuz olduğunu söylemiyor; kâr peşindeki endüstriyalizm felaketine dikkat çekiyor. Endüstri tıpkı analitik akıl ilişkisinde olduğu gibi ahlâki ve politik toplum doğrultusunda kullanıldığında cennet gibi bir yaşama da götürebilir. Ekoloji ve tarımla el ele veren bir endüstri hamlesinin sadece en temel ekonomik sorunları çözmekle kalmayacağı, sorunların diğer tüm yan etkilerini olumluluğa çevirebileceği de belirtilebilir. Sadece aşırı bir hal almış otomobil hurdacılığı durduğunda, petrolden taşıma yollarına, çevre kirlenmesinden insan biyolojisine kadar çok sayıda alanda devrim niteliğinde sonuçların doğacağını kestirmek zor olmayacaktır. Hatta deniz endüstriciliğinin bu hızla gitmesi halinde deniz ve karadan hayır kalmayacağı göz önünde tutulduğunda, taşıt sayısında kesin bir sınırlamaya gitmenin ne denli hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılır. Tabii başta nükleer endüstricilik olmak üzere, kültürel endüstri de dahil binlerce daldaki endüstriciliğe getirilecek sınırlamaların yol açacağı köklü değişimlerin sonuçlarını uzun boylu incelemenin yeri bu satırlar değildir. Sadece endüstriciliğe yönelik sınırlamaların sonuçlarına dikkat çekmek ve bunların devrimsel boyutlarını kavramak bile konunun büyük önemini ortaya koymaya yetmektedir.
Kâr kanununu durdurmak elbette büyük toplumsal eylemliliği gerektirir. Demokratik modernitenin güdüleyen ve sürükleyen ana unsuru kâr olmadığından, en uygun uygarlık seçeneği olması bu nedenle hayati önem kazanmaktadır. Sınıfsermayekâr sistemine dayanmayan ahlâki ve politik toplum sisteminin ana kaygısı kendi kimliğini özgür tutmak, bunun için demokratik siyaset araçlarını yaşamsal kılmaktır. Bireyin önüne sınırsız kazanç ve kâr tutkusu koyan liberalizm, bunun için kapitalist ve endüstriyalist moderniteyi yegâne yaşam tarzı olarak sürekli muştular. Bir nevi ilkçağ dinleri gibi sistemi kutsama ihtiyacı duyar. Kültürel endüstricilik bu kutsamanın sınır tanımaz yeni biçimidir. Ekonomik sınıf mücadelesi, her türlü iktidar savaşları, kendi başına ekolojist ve feminist hareketler bu denli devasa boyutlar kazanmış moderniteyi ancak alternatif moderniteyle durdurabilir. Kapitalist hegemonyacılığın dört yüz yılı bu gerçeği yeterince açıklamaktadır.
Reel sosyalizmin çözülüşünün bile alternatif moderniteyi geliştiremeyişinden kaynaklandığını kavramak için büyük bir sosyal bilimci olmak gerekmez. Reel sosyalizmin endüstriyalizm sorununa çözüm getirmiş olması halinde bile üstünlüğünü koruyabileceğini rahatlıkla kestirebilmekteyiz. Moderniteye damgasını vurma peşinde koşan ve bunun için her şeyini ortaya koyan kapitalist hegemonyacılığa karşı başta reelsosyalist çizgideki güçler olmak üzere tüm ana muhalif gruplar (ütopyacılar, anarşistler, ulusal kurtuluşçular, ekolojist ve feminist hareketler) en azından kendi modernite mücadeleleri için teorik ve pratik olarak bir ana doğrultu tutturmuş olsalardı, dünyanın bugünkü modernite görünümü herhalde çok daha farklı olurdu. Kaybettikleri tek ve ortak nokta, ‘hangi modernite?’ sorusunu sormamaları ve cevap için sistematik teorik ve pratik bir hat peşinde birlikte koşmamalarıdır; kapitalizmin ve endüstriyalizmin sunumunu yaptığı yaşam biçimini gırtlaklarına kadar yaşamakta beis görmemeleridir. Dahası ve en önemlisi, devletulusçuluğunu bir modernite unsuru olarak eleştirmek yerine kendi yaşam biçiminin ana formu olarak benimsedikten sonra, genelde muhalefetin ve özelde sol muhalefetin kazanacağı bir ana davasının görünür hale gelmesi elbette müphem ve zor olacaktır.
Hayret ettiğim bir konu ise, “Başka bir dünya mümkündür” sloganına ilişkin olanıdır. Bu sloganın sanki önemli bir keşif veya zihniyetmiş gibi sunulması hayretimi daha da arttırmaktadır. Orta yerde mızrağın çuvala sığmaması misali modernitenin dev gibi sorunları açığa çıkmışken, sistem gemisi her taraftan su almışken ve pul pul dökülürken, yerin altı ve üstü bile isyan ederken, böylesi bir sloganı yeni bir buluşmuş gibi sunmak insana ‘pes’ dedirtir. Sormazlar mı? Mevcut hâkim modernite (kapitalizm ve endüstriyalizmin damgasını
vurduğu modernite) tüm sorunları ve çılgınlıklarıyla (Kastedilen, yaşam tarzıdır) orta yerdeyken, modernitenin ana unsurlarında eleştirisiyle yetinmeyip hangi alternatifinle cevap olacaksın, oluşturabileceksin?
Tarihte din, felsefe ve ahlâki öğretiler, erdemli bilgelikler kendi dönemlerindeki modernite sorunlarına yanıt olmak için geliştirilmişlerdir. Yeterli olup olmadıkları tartışılabilir. Önemli olan, ahlâki ve politik toplum adına çabaların hiç eksik olmadığıdır. Demokratik modernite tüm bu deneyimlerin ışığında, kapitalist moderniteyi ona özgü sorunlarıyla birlikte kapsamlı çözümleme ve yanıtlarla karşıladığında ancak anlam ifade edebilir. Tarih ve güncellik, sanıldığının aksine, uygarlık güçlerinin mutlak hâkimiyet sahası değildir. Bunun böyle olduğuna dair propaganda yüklüdür. Yazılan her tarih gerçek olmadığı gibi, günümüz modernitesi için sosyal bilimin söylediği her şey de gerçek değildir; büyük oranda ideolojik hegemonyanın şaşırtma, körleştirme, dogmalaştırma retoriğidir. Demokratik siyaset dar anlamıyla sadece politik toplumu işlevselleştiren araç değildir; tarihseltoplumu tüm yönleriyle açıklama eylemidir de. Ahlâki ve politik toplumun büyük karar ve eylem gücü ancak kapitalist ve endüstriyalist moderniteyi demokratik siyasetle açıklama çabaları hakikatle bütünleştiğinde ortaya çıkar. O zaman “Nasıl bir modernite ve çağcıl yaşam?” sorusu layıkıyla cevabını bulur. Kapitalist hegemonyanın son dört yüz yıllık deneyimi başkaca hiçbir yöntemin yeterli ve başarıya götüren cevaplar üretmediğini kanıtlamaktadır. Demokratik modernite idea ve uygulamalarıyla bu tarihsel deneyime yetkin yanıttır.
C Ulus-Devlet, Modernite ve Demokratik Konfederalizm
Modernitenin üçüncü ve en önemli süreksizliği olarak ulusdevlet, kapitalizmin toplumu fethetme ve sömürgeleştirme eyleminin en temel araçsal formudur. Liberalizm kendini amaçlar bütünü (idealar toplamı) olarak sunarken, ulusdevlet temel iktidar formu olarak anlam bulur. Toplumun tarihinde rastladığı içte ve dışta en kapsamlı fethi ve sömürgeleştirilmesi ulusdevlet formu olmadan gerçekleştirilemez.
Sosyal bilimlerin üzerinde en çok köreltme, saptırma ve dogmalar yığını geliştirdiği konu yine ulusdevlettir. Halen devletin kapsamlı bir çözümlemesinin yapıldığını söylemek zordur. Lenin gibi bir Marksist bile tarihin en büyük toplumsal devrimlerinden birine giderken, çözümlemeye çalıştığı ‘devlet ve iktidar sorunu’nu modernitenin ulusdevlet ayağından kurtarmayı başaramaz. Başarmayı bir yana bırakın, tüm eleştirilere rağmen demokratik toplum örgütlenmesi olan Sovyetler’in hızla ulusdevlete dönüştürülmesini devrimin sağlamlaştırılması olarak değerlendirmekten kendini alıkoyamaz. Bugün dünya kapitalizmine en büyük hizmeti sunan Çin ulusdevleti aynı yaklaşımın devasa örneğidir.
Anthony Giddens’ın ulusdevletin tekilliğine ilişkin yaklaşımı gerçeklik payı taşımasına rağmen, tarihsel kümülâtif iktidar birikim tekelleriyle zincirleme bağlılığı açısından çok yetersizdir. Ulusdevleti savunmamın önceki ciltlerinde kapsamlıca tanımlamaya çalışmıştım. Farklı açılardan konuyu aydınlatarak, çıkarılması gereken sonuçları belirtmekle anlatımı yetkinleştireceğim.
Her şeyden önce ulusdevlet iktidarın azami formu olarak düşünülmelidir. Hiçbir devlet biçimi ulusdevlet kadar (Devletulusu demek daha doğru olabilir) iktidar kapasitesinde değildir. Bunun en temel nedeni, orta sınıfın üst kesiminin artan oranda tekelleşme sürecine bağlanmasıdır. Ulusdevletin en gelişmiş komple tekel olduğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. Ulusdevlet aşamasında ticari, sınaî ve finansal tekeller iktidar tekeli ile azami ittifak kurmuş durumdadır. Toplam tekellerin en gelişmiş birliği söz konusudur. İdeolojik tekeli de iktidar tekelinin ayrılmaz bir parçası olarak bu kapsamda düşünmek gerekir.
Sosyal bilimlerin en çok şaşırtma yaptıkları alanlardan birisi tekellere ilişkin olanıdır. İktidar aygıtlarını ekonomi üstü kurumlar olarak ticari, sınai ve finansal tekellerden ayrı konumlandırmaya büyük özen gösterirler. Böylelikle genelde iktidarı, özelde devleti tekel olgusundan farklı olgularmış gibi sunmak isterler. Sosyal bilimleri sakat bırakan temel noktalardan biri budur. Ekonomi üstü tekellerle iktidar tekelleri arasındaki fark ancak işbölümü anlamında izah edilebilir. Bunun dışında aralarındaki bütünlük tarihseldir ve kesindir. Fernard Braudel’in çok etkili bulduğum bir cümlesini buraya almak durumundayım. Braudel, “İktidar da sermaye gibi biriktirilir” der. Aralarındaki bütünlüğü yakalamış gibidir. Kaldı ki, konuya birçok açıdan açıklık getiren bilge bir kişidir.
İktidar sadece sermaye gibi biriktirilmez; sermayenin en homojen, rafine edilmiş, tarihsel olarak biriktirilmiş halidir. Büyük harflerle yazarsam, İKTİDAR SERMAYENİN EN HOMOJEN, RAFİNE EDİLMİŞ, TARİHSEL OLARAK BİRİKTİRİLMİŞ HALİDİR. Ekonomi üstü diğer sermayeler daha farklı biriktirilerek el değiştirme, örgütlenme konumundadır. Hepsine tekel olarak bakma ve anlam vermenin nedeni ekonomi üstü olmaları ve genelde toplumsal değerlere, özelde toplumsal artıdeğerlere el koyma (el koyma = tekel) mahiyeti taşımalarıdır. İster vergi, ister işletme kârı, ister apaçık talan biçiminde olsun, toplumdan tüm sızdırmalar tekel mahiyetindedir. Bu nedenle tekel kavramı yerindedir ve iyi anlaşılmalıdır.
Ulusdevletin tarih içindeki farkı tüm bu tekelleri iyi bir biçimde kendi kapsamında birleştirmesidir. Sermayenin azami bütünlüğü oluyor ve gücünü de bu konumundan alıyor. Sermaye birikiminin en etkili aracı olması da bu konumundan gelir. Bolşevik Partisi’nin inşa ettiği ulusdevletin aradan yetmiş yıl geçtikten sonra dev cüsseli bir sermaye bütünlüğü olarak karşımıza çıkması hepimiz için çok şaşırtıcı olmuştu. Hâlbuki konuya ulusdevlet çözümlemesi açısından bakıldığında, bu durum son derece anlaşılırdır. Çünkü ulusdevlet örgütlenmesi sermayenin devlet olarak örgütlenmesinin tipik ve en kestirme halidir. Ulusdevlet ile sosyalizm değil, en has kapitalizm örgütlenebilir. Katırı at yapmak ne kadar mümkün ise, ulusdevleti sosyalist yapmak veya saymak da ancak o denli mümkün olabilir!
Buna rağmen, ulusdevlet tekilliğini devletin tarihsel formlarından kopararak izah etmek mümkün değildir. Önceki tarihsel devlet formlarından farklılaşması ne denli gelişmiş olursa olsun, belirleyici olan iktidarın tarihsel birikimidir. Ulusdevleti örgütleyen ilk ülke olan İngiltere’ye bakalım: İngiltere 16. yüzyıl başlarında İspanya ve Fransa ile Normanların iktidar kıskacındadır. Kendini ulusdevlet olarak örgütleyemezse tasfiye olma tehlikesi açıktır. Kendisi krallıktır. Peş peşe hanedanlar gelip gitmektedir. Ekonomisi neolitikten beri Avrupa üzerinden gelen göçlerle inşa edilmektedir. Diğer Avrupa ülkelerinden farkı, esas olarak ada konumudur. Ulusdevletini bu tarihsel ve somut koşullara dayanarak inşa etmektedir. Tarih bu süreçte Sterlinin gücündeki artışın borçlanma ve ekonominin üstündeki azami tekelleşmeyle nasıl el ele yürüdüğünü bütün somutluğu içinde ortaya koymaktadır. İngiltere’nin sanayi devrimine de hegemonik çıkış için yöneldiği bilinmektedir. Demek ki İngiliz tarihine, özellikle hanedanlık tarihine dayanmadan ve bizzat hanedanlık olmadan, İngilizulus devletinin kurulması bir yana, düşünülmesi bile mümkün değildir. Hanedanlık tarih boyunca en kapsamlı ve uzun süreli devlet formudur. İngiltere’nin halen hanedanlık forsunu bırakmaması tarihin bu yanıyla bağlantılıdır. Demokrasiler ve cumhuriyetler çok sınırlıdır. İmparatorluk daha değişik bir formdur. Binlerce yıl en rafine tekel olarak süzülüp gelmiş olan iktidar birikimleri olmadan genelde devletler, özelde ulusdevletler oluşamaz.
Ulusdevletin teolojik kaynaklarla bağına pek az değinilmiştir, ama bu konu son derece önemlidir. Carl Schmitt, tüm çağdaş siyasal kavramların teoloji (tanrı bilimi) kaynaklı olduğunu belirtirken gerçeği bir yönüyle aydınlatmıştır. Dikkatli bir sosyolojik yoğunlaşmayı yaşayan biri, dinin ve bağlantılı olarak tanrı imgesinin toplumsal kimliğin en eski biçimi olduğunu tespit etmekte zorlanmaz. Din ve tanrı bilinçli birer imgesel kimlikten ziyade, zihniyet çağlarının bir gereği olarak anlaşılmalıdır. Kolektif tasavvur, toplumu, kendini en kutsal kavramlarla kimliklendirmeye götürmüş, toplum bu kimliklenmeyi ayakta kalmanın yollarından biri olarak görmüştür. Tanrısallığın kökeninde toplumsal varoluşun kutsanması yatmaktadır. Süreç içinde iktidar ve devlet ile toplum arasında ayrışma hızlandıkça, kutsallık ve tanrısallık payeleri tüm toplumun kolektif kimliği olmaktan çıkarılıp, iktidar ve devlet sahiplerine mal edilir. İdeolojik hegemonya burada önemli rol oynar. İktidar ve devletin tanrı kaynaklı olduğu belirtilir; dolayısıyla iktidar ve devlet sahipleri olarak kendilerinin de kutsal ve tanrısal olduklarını idea etmelerinin yolu açılmış olur. Tanrıkral, tanrı devleti kavramlarına ulaşmak artık zor değildir. Tanrı elçiliği, tanrı gölgesi kavramları da peşi sıra gelişmekte gecikmeyecektir.
Laik devlet kendini her ne kadar bu sürecin dışındaymış gibi göstermek istese de, bu doğru değildir. Kilisenin etkisinden rahatsızlık duyan ve ağırlıklı Yahudi kökenli olan Mason cemaatinin temel ilkesi olan laikliğin, zaten ruhani ilkenin karşı kutbu olarak da varoluşunu büyük ölçüde bu kavramdan alması doğası gereğidir. Açıkça belirtmek gerekir ki, ne laiklik sanıldığı kadar dünyasalsekülerdir, ne de ruhanilik sanıldığı kadar ahretseldir, uhrevidir. Her
iki kavram da dünyalıdır, toplumsaldır. İkisi arasındaki farkı açan ideolojik dogmalardır.
Dolayısıyla tüm çağlar boyunca görülen iktidar ve devletin tanrı kaynaklı imgesinin olduğu gibi çağımıza yansıması beklenebilir. Çağdaş devletin de bu yansımadan etkilenmemesi düşünülemez. Kavram tarih boyunca böyle yoğrulmuştur. Laik devlet ve iktidar kavramları çelişkili ve müphemdir.
Ulusdevlet sanıldığından daha fazla tanrısal kavramlarla yüklüdür. Tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar kutsanma törenlerine tabidir. Dayandığı ve imge seçtiği ‘vatan’, ‘bayrak’, ‘üniterlik’, ‘bağımsızlık’, ‘kutsallık’, ‘ulusal marş, ‘kahramanlık öyküleri’ gibi kavramlar, tanrıkrallıklardakinden daha fazla tanrısal payeye sahiptir. Hiçbir devlet biçimi ulusdevlet kadar ideolojik, hukuki, siyasi, ekonomik ve dinî zırhlara bürünmemiştir. Bunun temel nedeni, çok kalabalıklaşmış bir sivilaskeri bürokrasiye temel geçinme kapısı olmasıdır. Altından devlet koltukları çekildiğinde, bürokrasi sudan çıkmış balığa döner. Devlet bürokrasi için ölüm kalım meselesidir. Devletin en aşırı tanrısallık payesine büründürülmesi bürokrasinin bu özelliğiyle yakından bağlantılıdır. Kapitalist modernitede devlet üzerinde hiçbir modernitede olmadığı kadar çok durulması ve fırtına koparılmasının nedeni de yine bu sınıfsal yapısındaki değişimdir. Modernite, ulusdevlet, özellikle ‘birlikçiliküniterlik’ ile Tanrının birliği kavramı arasında da yakın bir ilişki vardır. Tarihte nasıl bazı kabileler ve kavimler tanrılarıyla birlikte tasfiye edilip hâkim kabile veya kavim içinde eritilmişlerse, tanrıları da hâkim kabile ve kavim tanrısının içinde eritilip tekleştirilir. Tanrı birliği kavramına bu sosyolojik gerçeklik içinde baktığımızda anlamına daha kolay varırız. İçinde sömürgecilik, asimilasyon vardır.
Ulusdevlet üniterliğinin tarihi çok yoğun bir şekilde tanrısaldır. Tâbiiyetindeki toplumun tamamen silahsızlandırılması ve tüm silah tekelinin modern devlete aktarılması üniterliğe yol açarken, özünde gerçekleşen müthiş bir sömürü ve sömürgecilik tekelciliğidir. Başta Hobbes ve Machiavelli olmak üzere egemenlik teorisyenleri bilimcilik adına modern devleti tanımlarken, kapitalist tekelciliğe en önemli hizmeti sunmuşlardır. Toplumun huzuru adına tüm silahların tekçi bir yapıda yoğunlaşması tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar toplumun politik güçten düşürülmesi, dolayısıyla ekonomik varlığından soyulması anlamına gelir. Devlet ve iktidar son tahlilde bir tekel olarak hareket edeceklerine göre, ellerinde bu kadar yoğunlaşmış silah gücüyle ele geçiremeyecekleri hiçbir toplumsal değer kalmayacaktır. İstedikleri gibi topluma biçim verecekler, istemediklerini ortadan kaldıracaklardır. Nitekim tarihte olanlar da bu minval üzeri gelişti. Akla hayale sığmayan soykırımlar gerçekleşti.
Ulusdevlet, tüm tekellerin ortak paydası olarak, toplumsal maddi kültürün gaspı, fethi ve sömürgeleştirilmesi üzerine kurulmakla yetinmez; manevi kültürün asimilasyonunda da belirleyici rol oynar. Ulusal kültür adı altında çoğunlukla hâkim bir etnisite veya dinî cemaatin kültür normlarını resmileştirip, geriye kalan tüm kültürel varlıklara karşı savaş açar. “Ulusal bütünlüğe zararlıdır” deyip, binlerce yıldan beri varlığını koruyan ne kadar din, etnisite, kavim, ulus, dil ve kültür varsa, ya zorla ya da maddi teşviklerle hepsinin sonunu hazırlar. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dil, din, mezhep, etnik kabile ve aşiretlerle kavim ve uluslar bu politikanın, daha doğrusu soykırımın kurbanı olmuşlardır. Maddi soykırımlar (fiziki imha) manevi soykırımların yanında devede kulak bile değildir. Binlerce yıldan beri süzülüp gelen dil ve kültür değerleri grupları ile birlikte tam bir çılgınlıkla ‘ulusal birlik’ yaratma kutsal eylemi uğrunda kurban edilir.
Ulusdevletin ‘vatan’ anlayışı çok daha problemlidir. Herhangi bir yolla devletin hâkimiyeti, tekeli altına alınan coğrafi sınırlar ‘kutsal vatan’ olarak imgeleştirilir. Vatan aslında tekel ittifaklarının ortak mülkiyeti haline getirilmiştir. Üzerinde kurdukları sistem eski koloni sömürgeciliğinden çok daha derinlikli bir sömürgeciliktir. Eskiden bir sömürgeci ülke var idiyse, modern ulusdevletin kendi ‘kutsal vatan’ı üzerinde tekel sayısı kadar sömürgecilik çeşidi vardır. Sömürge halkları nasıl silahsızlandırılmışlarsa, ‘kutsal vatan’ halkı da öylece silahsızlandırılıp her tür sömürüye karşı direnmesiz hale getirilmiştir. Başta işgüçleri olmak üzere, tüm maddi ve manevi kültürel varlıkları katmerli bir sömürüye tabi tutulur. Ur gibi büyümüş bürokrasi tekellerini doyurmak başka türlü mümkün olmaz.
Ulusdevlet diplomasisi dış tekeller olan diğer ulusdevletlerle koordinasyon sağlamak ve dünya ulusdevletler sisteminin işlerini takip etmek için oluşturulur. Eğer dışta ulusdevletler tarafından tanınmazsa, tek bir ulusdevleti yirmi dört saat ayakta tutmak mümkün değildir. Bunun nedeni dünya kapitalist sisteminin mantığında gizlidir. Hegemonik gücün rızası olmadan, hiçbir ulusdevletin varlığı kalıcı olamaz. Hepsinin öyküsü hegemonun defterinde yazılıdır. Kuralın dışına çıkan ya Saddam’ın akıbetine uğratılır ya da ambargolarla iflas ettirilerek devrilir. Ya kurulurken ya da sonraları her ulusdevletin, hegemon gücün izni olmadan varlığının kalıcı olamayacağını çok iyi bildiği varsayılır. Sovyetler Birliği ve Çin devletleri bile bu kuralın dışında kalamamışlardır.
Ulusdevletin en temel özelliklerinden biri de çoğulcu ve farklı siyasi oluşumlara olabildiğince kapalı yapıda olmasıdır. Bunun nedeni anlaşılırdır. Çünkü çoğulcu ve farklı siyasi oluşumlar mevcut sınırlar dahilinde tekelin sömürüsü önünde engel teşkil edeceklerdir. Doğası gereği, ahlâki ve politik toplum farklı bir siyasi oluşum, özellikle demokratik siyasi oluşumlarla varoluş kazanırsa tekelcilerin alanı fena halde daralır. Egemenliğin paylaşılmazlığı, ülke bütünlüğü, üniter yapı vb. kavramlar bu amaçla türetilmiştir. Maksat ülke değerlerini kendi halkı ve toplum grupları ile paylaşmamaktır. Manevi kültürün imhasında bile bu gerekçe temel rol oynar. Siyasal demokratik çoğulculuk hem özgürlük hem de farklılıklar temelinde eşitlik için en uygun rejim olduğu halde, bu doğrultudaki her eylem ‘ülke bütünlüğünü ve rejimini tehlikeye düşüren’ tehlikeli ve kanun dışı eylemmiş gibi yansıtılır.
Ulusdevlet en çok işlediği millici kimlikle tarihte hegemonik gücün belki de en işbirlikçi temsilcisidir. Millici kisve altında dünya kapitalist sisteminin en sadık işbirlikçisidir. Hiçbir kurum ulusdevlet kadar hegemonik güce, dünya kapitalizminin merkezî gücüne bağımlı ve bu gücün hizmetkârı değildir. İç sömürgen olmaları bu karakterleri nedeniyledir. Bir ulusdevlet ne kadar milliyetçi geçiniyorsa, o denli dünya sisteminin hegemonik gücüne hizmet ediyor demektir. Hegemonik gücün dört yüzyıldır özenle hazırlayıp biçimlendirdiği ve kendi eliyle sistemleştirdiği ulusdevletçiliği en millici devlet saymak, kapitalist dünya sisteminin müthiş hegemonik güç savaşlarından hiçbir şey anlamamak demektir.
Ulusdevlet kavramı çözümlenirken, diğer bazı konularla karıştırıp hatalı sonuçlara varmamak önemlidir. Öncelikle ulusdevlet kavramını iyi tanımlamak gerekir. Devletler tarihte genelde örgüt olarak kendilerini mensuplarıyla sınırlandırır ve öyle tanıtırlardı. Kadro devleti olarak benimsenme, birbirlerini ikna etme, yüceltme, soylulaştırma, hatta tanrısallaştırma durumundaydılar. Ulusdevletle birlikte bu yaklaşım değişti. Sadece devlet kadrolarına değil, tâbiiyetlerindeki vatandaş dedikleri tüm toplum bireylerine kendini ulusdevlet tanrısı büyüklüğünde, yüceliğinde ve kutsallığında sunup benimsetme durumuna geçildi. Tüm toplum ulusdevlet içinde âdeta eritildi. Demir kafese kapatılma denen olay budur. Bu gerçek kavranmadıkça ne ulusdevleti ne de moderniteyi anlamak mümkündür. Ulusdevletin doğru anlaşılmasını zorlayan hususlardan birincisi, cumhuriyet ve demokrasi ile birlikte değerlendirilmesidir. Ulusdevlet cumhuriyet olmadığı gibi, cumhuriyetin felsefesi, temel kurumları ve işleyişi ile karşıtlık üzerinde gelişmiştir. Ulusdevlet cumhuriyetin inkârıdır. Solda hâlâ etkili olan ve yüz elli yıl reel sosyalist solun resmi görüşü olan “Merkezi ulusdevlet olmadan demokrasi ve sosyalizm olamaz” görüşü korkunç bir kendini aldatmadır. Bunun vahim sonuçları özellikle Almanya’da başta Rosa Luxemburg olmak üzere çok sayıda sosyalistin ve demokratın imhasında görüldü; reel sosyalist sistemin çözülüşünde yaşandı. Hiçbir aldanma sosyalizme ve demokrasiye bu denli zarar vermemiştir. Cumhuriyet ve demokrasi ancak ulusdevlet tekelciliğine karşı çoğulcu demokratik siyaset oluşumlarıyla
gerçek anlamlarına kavuşur. Ancak o zaman anlamlı bir yurtseverlik, farklılık içinde birlikte yaşam demokratik cumhuriyetin çoğulcu demokratik siyaset rejimiyle gerçekleşebilir.
Günümüzün küresel finans kapital tekellerinin hegemonya peşinde koştukları koşullarda eski yapıdaki ulusdevletleri yeniden inşa etmek istedikleri görülmektedir. Neoliberalizmin bu eğilimi farklı, başka amaçlar da (özellikle demokratik maske aldatıcılığı) taşısa anlaşılırdır. Ulusal tekelcilik birçok açıdan küresel tekelciliğe ayak uyduramamakta, küresel politikaların gereğini yerine getirememekte ve hızla uygulama safhasına koyamamaktadır. Dolayısıyla sistemin bütünlüğü için tıkayıcı neden olmaktadır. Yeniden inşasına yönelik çalışmalar ulusdevletin tasfiyesi için değil, yeni küresel hegemonyacı finans kapitalin istemlerine tabi kılınması içindir.
Ulusdevlet topluma sızdırdığı ideolojik hegemonyada belli başlı dört ideolojik formu iç içe ve eklektik olarak kullanmaktan çekinmez. Ulusdevletin temel ideolojik formu olan milliyetçilik tamamen dinsel bir öze büründürülmüştür. Ulusdevlet ne kadar kapitalist modernist ise, milliyetçilik de o kadar modernist dindir. Pozitivist felsefenin toplumsal dini olarak hazırlanmıştır. Yurtseverliği toplumsal doğa olarak, ulus toplumunun zıddı olarak düşünmek gerekir. Milliyetçilik bu anlamda en antiulus ideolojidir. Milliyetçilik demokratik bir olgu olan ulusu kapitalist ideolojik hegemonya altına almak suretiyle sömürü tekellerine en büyük hizmeti yapar. Bütün ulusu ardına kadar ittifak halindeki tekellerin (ticaret, sanayi, finans ve iktidar tekelleri) ortak mülkü ve sömürgesi haline getirir. Özellikle bu işlevini en pozitivist millici din kisvesi altında yerine getirir.
Ulusdevlet dini olarak milliyetçilik, bu yönüyle çelişik gibi görünse de, temelde aynı olan iki fenomen halinde kendini gösterir: Bunlardan birincisi, ‘üniter devlet’ tanrısallığı biçimindedir. Ulus içinde tek tanrı devleti olarak çok hassastır. Uluslararası alanda bu tek tanrı biçimi kendini süper hegemon olarak yansıtır (Süper Hegemon ABD’nin Başkanı G. W. Bush’un kendisinin tanrı adına görevlendirildiğini söylemesi bunun kanıtıdır). Süper Hegemon, Hegel’in deyişiyle (Gerçi kendi dönemindeki Napolyon ve Fransa için söylemişti) ‘yeryüzüne inmiş tanrının yürüyüş hali’dir. İkincisi, her ulusdevlet, tanrı olarak Süper Hegemonun ulus putudur. Bu biçimde kendini çoğaltması, birliğinin parçalanması ve çok tanrılı bir sisteme geçiş anlamına gelmez; put olarak çoğaltılması anlamına gelir. Bunun felsefedeki kaynağı pozitivizmdir. Ulusdevletin ikinci sıradaki eklektik ideolojisi pozitivist bilimciliktir. Milliyetçiliğe en yakın ideolojik kaynaktır. İkisi birbirinden beslenir. Kurucusu Auguste Comte, pozitivizmi seküler evrensel din olarak bizzat inşa etmek istemişti. Marksizm kadar tutunamadı. Yine de laisizmin temel dini konumundadır. Nietzsche, son derece isabetli bir belirlemeyle metafizik karşıtı olduğunu idea eden pozitivizmi en kaba metafizik olarak değerlendirirken önemli bir tespitte bulunmuş oluyor. Modernitenin gözde ideolojik varyasyonlarından biri olarak sosyal bilimi en çok saptıran, körleştiren, putlaştıran hegemonik ideoloji konumundadır.
Bilim gibi pozitivizm (bilimcilik) de en kaba olguculuk felsefesidir. Olgu gerçeğin görüntüsüdür; pozitivizmde ise olgu gerçeğin kendisidir. Dolayısıyla olgu olmayan hiçbir şey gerçek değildir. Kuantum fiziği, astronomi ve biyolojiden, hatta düşüncenin öz olarak kendisinden biliyoruz ki, gerçek azami olarak göze görünen olayların ötesindeki âlemlerde cereyan eder. Gözlenen ve gözleyen ilişkisinde gerçek (hakikat) en sırlı bir mahiyete bürünmüştür ki, hiçbir fiziki ölçeğe ve tarife sığmama noktasındadır. Pozitivizm bu derinliğin inkârı olarak, en çok ilkçağdaki putçuluğa (paganizm) benzemektedir. Bir olgu olarak görünüm kazanan put, paganizm ile pozitivizm arasındaki ortak bağı yansıtır. Bu nedenle ulusdevlet içinde milliyetçi dinle yıkanmış bütün zihinler, dünyayı basit görüngülerden ibaret sanarak, bir nevi tapınma olarak algılarlar. Tüketim toplumunun ‘nesneye’ düşkünlüğü bu tapınmanın kendisidir. Bu yönüyle tüketim toplumunun ulusdevlet ortamının bir ürünü olarak şekillenmesi son derece önemli ve anlaşılırdır. Böylelikle bir yandan toplumun tüm bireyleri meta tutsağı (Ulusdevlet ile tüketim toplumunda meta tamamen putlaşmıştır) aşırı tüketici olarak kapitalist tekellere aşırı kâr fırsatı sunarlar; diğer yandan bir nevi din görünümü kazanan tüketicilikle esir alınmış toplum en uysal, asimile edilmiş ve en kolay yönetilir toplum durumuna getirilir. Korkunç milliyetçi, slogancı zihne kapılmış toplum bu gerçeği çok açıkça ifade eder.
Üçüncü önemli ideolojik form toplumsal cinsiyetçiliktir. Cinsiyetçilik tarih boyunca da uygarlık sistemlerinin ahlâki ve politik topluma karşı en çok kullandığı silah olmuştur. Kadının çok amaçlı sömürgeleştirilmesi bunun en çarpıcı örnek anlatımıdır. Kadın zürriyet üretir, ücretsiz işçidir, en kahırlı işlerin sahibidir, en uysal köledir. Cinsel arzunun süreklileştirilmiş nesnesi durumundadır. Reklâm aracıdır. En değerli metadır, metaların kraliçesidir. Erkeğin sürekli tecavüz aracı olarak iktidarını gerçekleştiren fabrikası görünümündedir. Güzellik, sessüs nesnesi olarak, erkek egemen toplumun manevi olarak da sürdürücüsüdür. Kadın tüm bu yönleriyle erkek toplum içindeki düşürülmüş konumuna azami olarak ulusdevlet yapısı içinde kavuşur. İlahe olarak ulusdevlet toplumundaki imge kadın (ortak kadın kimliğitasavvuru), görünüşte bir tapını malzemesidir. Fakat ‘ilahe’ sıfatı burada en aşağılaştırılmış, genelevlik anlamındadır. İlahe olarak kadın, en hakarete uğramış ve alçaltılmış kadındır. Ulusdevlet toplumundaki cinsiyetçilik bir yandan erkeği azami iktidarlaştırırken (Her egemen erkek cinsel ilişkiyi, örtük olarak “Fahişenin işini bitirdim”, “becerdim” anlamında beynine işler), kadın şahsında toplumu en dipteki sömürge haline dönüştürür. Bu anlamda kadın ulus devlette tarihseltoplumun en geliştirilmiş sömürge ulusu konumundadır!
Ulusdevlet modernite öncesi gelenek olarak dini de milliyetçi ideolojiyle iç içe kullanmaktan geri durmaz. Bunun nedeni dinin toplumlarda halen güçlü olan etkileridir. Özellikle İslâm bu konuda halen çok canlıdır. Fakat modernitedeki kullanımıyla dinsel gelenek artık eski din değildir. İster radikal ister ılımlı haliyle olsun, modernitede ulusdevletin kullanımındaki din gerçek toplumsal işlevinden (ahlâki ve politik toplumdaki büyük rolünden) koparılıp iğdiş edilmiş haliyle sunulur. Toplumdaki rolü, ulusdevletin izin verdiği ölçüdedir. Ahlâki ve politik toplumdaki olumlu işlevini sürdürmesinin önüne sert engeller konulur. Laiklik bu konuda başta gelen engel konumundadır. Dolayısıyla ikisi arasında zaman zaman mücadelelerin patlak vermesine şaşmamak gerekir. Ulusdevletin eski gelenek olarak dinden tamamen vazgeçmemesi, dinin toplum üstündeki büyük ağırlığının yanı sıra, kullanılmaya ve milliyetçileştirilmeye çok elverişli yapısından ötürüdür de. Bazen dinin kendisi milliyetçilik rolünü oynar. İran’da sunumda olan Şiilik, günümüzde İran ulusdevletinin en güçlü hegemonik ideolojik silahıdır. Şiilik en geliştirilmiş dinsel milliyetçilik örneğidir. Benzeri çoktur. Türkiye’de Sünnilik milliyetçiliğe en yakın ve kolay kayan dinî ideoloji konumundadır.
Ulusdevlet üstlendiği dört katlı (ticari, sanayi, finans ve iktidar tekeli) birleşik tekelci sömürüyü gerçekleştirmek için yalnızca zor’un en korkunç biçimi olan faşizmi kullanmakla yetinemez. En az sistemik faşist rejim zor’u kadar, dört eklektik ideolojinin hegemonik kullanımını şart kılar. İdeolojik hegemonyasız faşist rejim sürdürülemez.
Demokratik modernite modern ulusdevletin evrenselci, düz ilerlemeci ve kesinlikçi (olasılıklar ve alternatiflere kapalı yöntem anlayışı) yöntemle çizdiği yolda gerçekleştirmek istediği homojenleşmeye (tek tipleşmeye), sürü ve kitle toplumuna çoğulcu, olasılıkçı, alternatiflere açık ve demokratik toplumu görünür kılan yöntemlerle cevap verir. Farklı siyasi oluşumlara açık, çokkültürlü, tekelleşmeye kapalı, ekolojist ve feminist özellikleriyle, temel toplumsal ihtiyaçlara cevap veren ve topluluk tasarrufuna dayalı ekonomik yapısıyla alternatifini geliştirir. Kapitalist modernitenin ulusdevletine karşı demokratik modernitenin siyasi alternatifi Demokratik Konfederalizmdir.
Demokratik Konfederalizmin özelliklerini kısaca şöyle ortaya koyabiliriz.
a- Demokratik konfederalizm farklı ve çok katmanlı siyasi oluşumlara açıktır. Yatay ve dikey farklı siyasi oluşumlar mevcut toplumun karmaşık yapısı nedeniyle zorunludur. Merkezî, yerel ve bölgesel siyasi oluşumları denge içinde bir arada tutar. Her biri somut koşullara cevap verdiğinden, çoğulcu siyasi yapılar, toplumsal problemlerin en doğru çözüm yollarını bulmaya daha yakındır. Kültürel, etnik, ulusal kimliklerin kendilerini siyasi oluşumlarla ifade etmeleri en doğal haklarıdır. Daha doğrusu, ahlâki ve politik toplumun gereğidir. İster ulusdevlet, ister cumhuriyet, ister burjuva demokrasileri biçimlerinde olsun, devlet gelenekleriyle ilkesel uzlaşmalara açıktır. İlkeli barış temelinde bir arada yaşayabilir.
b- Ahlâki ve politik topluma dayanır. Kapitalist, sosyalist, feodal, endüstriyalist, tüketimci, toplum mühendisliklerine dayalı benzer şablonist projeler içeren toplum çabalarını kapitalist tekellerin kapsamında görür. Bu tip toplum özünde yoktur, propagandası vardır. Toplumlar esas olarak politik ve ahlâkidir. Ekonomik, siyasi, ideolojik ve askerî tekeller toplumun bu temel doğasını kemirerek artıdeğer, hatta toplumsal haraç peşinde koşan aygıtlardır. Kendi başlarına bir değerleri yoktur. Devrim bile yeni toplum yaratamaz. Devrimler ancak toplumun aşındırılan, kadük bırakılan ahlâki ve politik dokusunu asıl işlevine kavuşturmak için başvurulan operasyonlar olarak olumlu rol oynayabilirler. Gerisini ahlâki ve politik toplumun özgür iradesi belirler.
c -Demokratik siyasete dayanır. Ulusdevletin katı merkezli, düz çizgili, bürokratik yönetim ve idare anlayışına karşılık, tüm toplumsal gruplar ve kültürel kimlikler kendilerini ifade eden siyasi oluşumlarla toplumun özyönetimini gerçekleştirirler. Çeşitli düzeylerde atamayla değil seçimle başa gelen yöneticilerle işler görülür. Asıl olan meclisli, tartışmalı karar alma yeteneğidir. Başına buyruk yönetim geçersizdir. Genel merkezî koordinasyon kurulundan (meclis, komisyon, kongre) yerel kurullara kadar her grup ve kültürün bünyesine uygun, çok yapılı, farklılıklar içinde birlik arayan kurullar demetiyle toplumsal işlerin demokratik yönetimi ve denetimi gerçekleştirilir.
d -Öz savunmaya dayanır. Askeri tekel olarak değil, toplumun iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların sıkı kontrolü altında öz savunma birlikleri temel güçtür. Görevleri, ahlâki ve politik toplumun özgür ve farklılıklar temelinde eşitlikçi karar yapısı olarak, demokratik siyaset iradesini geçerli kılmaktır. İçten ve dıştan bu iradeyi boşa çıkaran, engelleyen, yok eden güçlerin müdahalesini etkisiz kılmaktır. Birliklerin komuta yapısı hem demokratik siyaset organlarının hem de birlik üyelerinin çifte denetiminde olup, gerek görülürse karşılıklı öneri ve onaylamalarla rahatlıkla değiştirilebilir.
e -Demokratik Konfederalizmde genelde hegemonyacılığa, özelde ideolojik hegemonyacılığa yer yoktur. Hegemonik ilke klasik uygarlıklarda geçerlidir. Demokratik uygarlıklarda ve modernitede hegemonik güçlere ve ideolojilerine hoşgörüyle bakılmaz. Farklı ifade ve demokratik yönetim sınırlarını aşınca, özyönetim ve ifade özgürlüğüyle etkisiz kılınırlar. Toplum işlerinin kolektif yönetiminde karşılıklı anlayış, farklı önerilere saygı ve demokratik karar esaslarına bağlılık şarttır. Bu konuda genel klasik uygarlık ve kapitalist modernitenin yönetim anlayışıyla ulusdevletin anlayışı çakışsa da, demokratik uygarlık ve modernitenin yönetim anlayışlarıyla aralarında büyük farklar ve aykırılıklar vardır. Farklar ve aykırılıklarının temelinde bürokratik, keyfi yönetimle demokratik ahlâki yönetim tarzı yatar.
Demokratik Konfederalizmde ideolojik hegemonya söz konusu olamaz. Çoğulculuk farklı görüş ve ideolojiler arasında da geçerlidir. Yönetimin kendini ideolojik kamuflajla güçlendirmesine ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla milliyetçi, dinci, pozitivist bilimci, cinsiyetçi ideolojilere ihtiyaç duymadığı gibi hegemonya kurmaya da karşıdır. Toplumun ahlâki ve politik yapısını aşındırmadıkça, hegemonya peşinde koşmadıkça, her görüş, düşünce ve inanç serbestçe ifade edilme hakkına sahiptir.
f- Süper hegemonik gücün denetimi altındaki ulusdevletlerin BM’li birliklerine karşılık, ulusal toplumların Dünya Demokratik Konfederal Birliği’nden yanadır. Gerek sayısal gerek niteliksel olarak, çok daha geniş toplulukları demokratik siyaset kriterlerince Dünya Demokratik Konfederasyonu’nda birleştirmek daha güvenlikli, barışçıl, ekolojik, adil ve üretimsel bir dünya için şarttır.
Sonuç olarak çok daha kapsamlıca karşılaştırabileceğimiz kapitalist modernite ile demokratik modernite anasındaki farklılıklar ve karşıtlıkları sadece bir idea değil, somutta yaşanan kocaman iki dünyadır. Tarih boyunca diyalektik karşıtlıklar halinde bazen birbirleriyle
amansızca savaşan, ama aralarında barışları da eksik olmayan bu iki dünya günümüzde de benzer biçimde ilişki ve çelişkileriyle bazen çatışmakta bazen barışmaktadır. Sonucu şüphesiz entelektüel, politik ve etik olarak mevcut sistemik yapısal bunalımdan doğru, iyi ve güzel çıkış yapanlar belirleyecektir.
D Yahudi İdeolojisi, Kapitalizm ve Modernite
İbranilerin tarihteki ve günümüzdeki öyküsü doğru kavranmadan tarihseltoplumun gelişiminin tam bir anlatımı zordur. Tarihte İbranileri, günümüzde ise Yahudiliği sadece bir etnik topluluk veya ulus olarak değerlendirmek büyük eksiklik taşır. Ortadoğu kökenli olan, ama tüm dünyayı birinci derecede ilgilendiren, etkileyen temel bir kültür kaynağı olarak değerlendirmek büyük önem taşır. Dar anlamda kültürden bahsetmiyorum, maddi ve manevi kültürün toplamı olarak alıyorum. Konuya ilişkin iki büyük yanlıştan kaçınmak gerekir: Birincisi, Yahudiliği dünyayı yöneten güç olarak abartan, yücelten anlayıştır. ‘Tanrının seçtiği ulus’ deyimi de bu kapsamdadır. İstismara çok müsait olan bu tip abartmalardan ne kadar kaçınılırsa, konunun gerçekçi kavranışı o kadar kolaylaşır. İkincisi, Yahudiliği şeytanlaştırma, günah keçisi yapma anlayışıdır. Tüm kötülüklerin kaynağında Yahudiliği görmek çok işlenmiş bir görüştür. En az birincisi kadar yanlış kavrayışlara götüren bu yaklaşımın etkilerinden uzak durmak konuyu daha anlaşılır kılacaktır.
Savunmanın diğer ciltlerinde çeşitli açılardan İbranileri İbrahimî dinler kapsamında görünür kılmaya çalışmıştım. Şimdi ise başka yönlerden görüşümü yetkinleştirmeye çalışacağım. Esas olarak da kapitalizm ve modernite bağlamında Yahudilik ve Yahudi sorunu işlenecektir.
Roma İmparatorluğu’nun M.S. 70’te Kudüs’teki büyük Mabedi ikinci defa yıkması sonrasında başlayan Yahudi diasporası (yeryüzüne dağılma) gerek Ortadoğu’da, gerekse Avrupa’da ve günümüze doğru da tüm dünyada büyük sorunlar ve sonuçlara yol açmıştır. Gerçi daha önce de benzer sorunlar ve sonuçlar yaşanmıştı. Hz. İbrahim’in Urfa’dan Kudüs yakınlarına kadarki hicreti, yarattığı sorunlar ve sonuçları bakımından dünya çapında büyümüş olarak etkisini halen sürdürmektedir. Torunlarının Mısır serüveni, Yusuf olayı, Musa’nın hicreti de dünya çapında etki bırakmış olaylardır. Kutsal Kitabın derlenişi, daha önceki ilk İbrani Krallığı’nın kuruluşu, Babil’e sürgün, Persler ve Greklerle o dönemde başlayan ilişkiler de önemli sonuçlara yol açmıştır. Yarattığı etkilerle bütün bu gelişmeler uygarlık tarihinde belli bir yere sahiptir. Kutsal Kitabın derlenişi başlı başına büyük bir olaydır. Bir nevi İbrahimî dinlerin resmiyet kazanmasıdır. Kitaba sahip olmak tarihî etkisi çok büyük bir olaydır.
Fakat M.S. 70’ten sonraki diaspora çok daha köklü etkilere yol açmıştır. Burada tarih yazmayacağım, kısacık değerlendirmelerle yetinmek durumundayım. Diaspora ve göçler sonucu yoğunlaşmanın Doğu ve Batı olarak (Sefarad ve Aşkenaz) iki kola ayrıldığı genel kabul gören görüştür. Etkileri de buna bağlı olarak farklı olmuştur. Doğu Yahudilerinin başta bugünkü Suriye, Irak, İran, Hazar kıyıları, Rusya ve muhtemelen daha sonra İç Asya’ya doğru yayıldığı, göç ettikleri yerlerde Yahudilerin önemli koloniler halinde yaşadıkları bilinmektedir. Batı’ya doğru genel olarak Roma İmparatorluğu’nun etkinlik sahasında göçleri ve kolonileşmeleri ise sürekli gelişim göstermiştir. Kuzey Afrika’dan Doğu Avrupa’ya, İber Yarımadasından Balkanlara kadar göç ve kolonilere rastlanmaktadır. Anadolu ise Doğu ve Batı ayrımının gerçekleştiği merkez görünümündedir. Roma’nın yıkılışına kadar etkileri dinsellik boyutuyla önem taşır. Hem Musevilik hem de Musevilikten doğma Hıristiyanlık olarak öncü bir etkiye sahip oldukları şüphesizdir. Bir nevi dönemin manevi imparatorluğunu tesis etmişlerdir.
Yahudilerin parayla nasıl ilişkiye geçtikleri, parayı aynen manevi etki kadar nasıl etkili bir maddi güç haline getirdikleri elbette uzun bir inceleme konusudur. Ama üzerinde stratejik olarak çalıştıkları konulardan birincisi manevi kültür ağırlıklı din, edebiyat ve bilimse, ikinci stratejik çalışma ve kazanç konularının da para olduğu kesindir. Tarihte birincisinin manevi kültürü, ikincisinin maddi kültürü stratejik konular haline getirmesi nedeniyle çok önemlidir. Daha o zaman bu iki konuda öncülüğü ellerinde bulunduran, dünya tarihinde stratejik önem kazanmış demektir. Tahminimce Yahudiler bu yüzyıllarda her iki konuda da stratejik öncülüğün derinliğine farkında olmuşlar ve bunun için çalışmışlardır. Bunun temel nedenleri yaşadıkları somut koşullardır. Nüfuslarının azlığı, Doğu ve Batı kökenli iki uygarlığın sürekli kıskacında yaşamaları ve kendilerini ideolojik olarak ‘tanrının seçilmiş kavmi’ olarak bilmeleri (Keskin bir ideolojik hegemonya ile karşı karşıyayız), sürekli stratejik arayış içinde olmalarını zorunlu kılmıştır. Nüfus azlığı, göç, kutsal inançları ve sürekli katliam tehdidi altında bulunmaları hem kendilerini çok bilinçlendirmiş, hem de sürekli ‘kurtuluş stratejileri’ geliştirmeye (Devrimci kurtuluş stratejilerine ne kadar benziyor!) zorlamıştır. Yaşam tarzları stratejik düşünmelerini ve kurtuluş araçları geliştirmelerini dayatmaktadır. Aksi halde başka binlerce kabilenin başına geldiği gibi yok olup bitmeleri işten bile değildir.
Bu noktada sürekli direniş halinde olmak tek kurtuluş yolu oluyor. Direniş ise kesinlikle iki şey gerektirir: İnanç ve maddi araçlar. İnanç kendini manevi stratejik unsur olarak yansıtırken, para ise stratejik maddi unsur olarak yansıtmaktadır. Dolayısıyla Yahudilikte büyük önem taşıyan manevi unsur olarak stratejik rol oynayan din ile maddi unsur olarak stratejik rol üstlenen para kurtuluş amacında birleşen vazgeçilmez iki ana kaynak oluyorlar. Neden Yahudi’de para ve dinmana egemenliği sorusuna yanıt arayacak olursak cevap bellidir: Başka çareleri yoktur. Yaşam tarzları sürekli direnmeyi gerektiriyor. Yok olmamak ve üstün kalitede (Çünkü tanrının seçkin kulları olduklarına inanıyorlar) yaşamak için bu şarttır. Kurtuluş stratejileri (ideolojik öncülük) ve maddi stratejik olanak olarak para (maddi öncü) olmadan direniş sürdürülmesi zor bir sanattır. Bunun için ya Araplar gibi çölde ya da Kürtler gibi dağda yaşayacaksınız. Yahudilerde ikisi de yoktur. Geriye ideolojik ve maddi olanak kalıyor.
Hâlâ tartışılmakla birlikte, Roma’nın çökertilmesinde içerden Hıristiyanların büyük rol oynadığı kesindir. İlk Hıristiyan olan Hz. İsa’nın Yahudi kökenliliği dikkate alındığında, Yahudilerin bir kanadının Roma’nın çökertilişindeki rolü tartışmasızdır. Kudüs’teki Mabed’in (Mabed yani tapınak, bir nevi Yahudi Başkenti Kudüs demektir) iki kez yıkılmasının intikamı alınmış oluyor. Kaldı ki, Saint Paul’un Roma’da başının kesilmesi (Tarsus doğumlu ve ilk Hıristiyanlardan olan St. Paul, Hıristiyanlık öğretisini düzenleyenlerin başında gelir) karşılıksız kalacak değildi. Binlerce Hıristiyan’ın çarmıha gerilmesi, aslanlara yedirilmesi, imhası direnişlerinin bir parçası gibiydi. Yani diasporanın ilk başarılı hamlesi, stratejik manevi güç olarak Hıristiyanlığı kullanmasıyla gerçekleşecektir. Roma’nın içten çökertilmesinin, objektif olarak Yahudi diasporasının ilk büyük stratejik manevi hamlesinin sonucu olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.
Şüphesiz Avrupa’daki Germen, Hun ve Frank kabile saldırıları da Roma’nın yıkılışında çok etkili olmuştur. Yine de iç etkenler belirleyicidir.
Batı Yahudiliğinin Roma sonrası çıkışı, kentlerin kuruluşu (M.S. 10. yüzyıldan itibaren Birinci Avrupa Devrimi) ve etraflarında pazarın gelişmesiyle maddi planda gelişecektir. Metaparaticaret ilişkisinin gelişmesi, Yahudilere ikinci stratejik hamle gücünü, paranın stratejik rolünü kazandıracaktır. Paranın egemenliği yarı yarıya kentin, dolayısıyla yükselen yeni devletlerin yönetiminde rol sahibi olmak demektir. Zaten 10. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın manevi fethi (Hıristiyanlaştırılması) tamamlanmıştır. Bu fetih Yahudileri dolaylı olarak olumlu ve olumsuz yönleriyle çok etkileyecektir. Olumlu yönü İbrahimî bir dinin Avrupa’yı fethetmesi, olumsuz yönü ise dar bir kabile dini (seçilmiş bir Yahudi dini) olarak Museviliğin giderek sıkıştırılmasıdır. Seküler kabile Avrupa’sı Hitler’e, hatta günümüze kadar yaşadığı birçok sorun ve bunalımın altında Museviliğin manevi gücüyle Yahudiliğin para gücünün etkisini görecektir. M.S. 1179’daki Katolik Hıristiyanlık Konseyi’nin ilk defa Yahudileri gettolara kapatma kararı bu etkinin sonucudur.
Yahudilik 10. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın (Rusya da dahil) hem ideolojik hem de maddi stratejik gücü olarak sürekli gelişim halindedir. Her kentin zenginlerinden ve aydınlarından biri mutlaka Yahudi’dir. Bu durumun büyük kıskançlığa, çelişkilere ve çatışmalara yol açması kaçınılmazdır. İlk gettoların (kapalı mahalleler) oluşması daha sonra olacakların habercisidir. Yahudilik bu yeni durumlar karşısında da yeni strateji ve taktikler geliştirecektir: Bunlardan birincisi ‘dönme’ hareketi, ikincisi ‘sekülerlaik’ harekettir. İkisi de büyük sonuçları olacak hareketlerdir. Yahudiler bu iki stratejik yeni hamleyle ortaçağdan başarıyla çıkış yapacaklardır. Unutmamak gerekir ki, eski dinden dönme ilkin İbrahim ve Musa’nın yaptıkları stratejik bir hamledir. İbrahim’in Urfa’dan, Musa’nın Mısır’dan çıkışı rahatlıkla stratejik manevi hamle olarak değerlendirilebilir.
Yahudi yapı ustalarının Ortaçağ’da kurduğu Mason locaları ilk sekülerlaik hareket olarak düşünülebilir. Yahudi kökenli büyük filozof Spinoza, kapitalist modernitenin başlangıç mabetlerinden Amsterdam’da ilk büyük sekülerlaik felsefi çıkışın öncüsü olacaktır. Laiklik başta Türkiye olmak üzere, İslâm diye adlandırılan ülkelerde yoğun tartışma konularındandır. Kapitalist ve sosyalist toplum veya ülke biçimindeki adlandırmaları propagandatif bulduğum gibi laik, İslâm, Hıristiyan, Budist gibi ülke adlandırılmalarının da aynı maksat dahilinde yapıldığını düşünüyorum. Toplumlara ilişkin ‘ahlâki ve politik toplum olan ve olmayan’ biçiminde yapılan nitelendirmeleri daha gerçekçi buluyorum. Sekülerleşme anlamında laikliğin dinsel dogmatizmden uzaklaşmada ve özgürleşmede olumlu bir işlevi vardır. Fakat laiklik laisizmlaikçilik anlamında kullanıldığında, kendisi de karşı bir kutup olarak hızla dogmalaşabilir. Bu anlamdaki laisizmin diğer dinciliklerden pek farkı kalmadığını önemle belirtmek durumundayım. Yahudi aleyhtarlığı geliştikçe dönmelik (din değiştirme) de hızlanacaktır. Ulusdevlet sürecinde Yahudiliğin durumunu izah etmeye devam etmeden önce, hayli etkili ve ilgi çekici oldukları için, Ortadoğu ve Doğu’da da bu yönlü olup bitenlere değinmek gerekecektir.
İslâmiyet’e kadar Yahudiliğin PersSasani devletiyle iyi ilişkileri vardır. Saraylarda etkilerinin büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ester adlı ilk kadın peygamberin Sasani saraylarında büyük rol sahibi olduğu bilinmektedir. Kutsal Kitapta da yeri vardır. Büyük ihtimalle Yahudiler imparatorluğun hem ticaripara işlerinde, hem de ideolojik gelişmelerinde güçlü bir konuma sahiptirler. Bunda Pers İmparatorluğu’nun kurucusu Kyros’un, Babil’e sürgün (M.Ö. 596546) edilen Yahudileri Babil Hükümdarı Nabokadnazar’dan kurtarması da güçlü bir gelenek etkisi yaratmıştır. İran’da Yahudilik tarihte her zaman küçümsenmeyecek bir güç olmuştur. Arabistan’da, Kuzey ve hatta Doğu Afrika’da, Habeşistan’da Yahudilik benzer şekilde tarihte hep önemli bir yer tutmuştur. Yahudilerin tüm maddi ve manevi kültürel gelişmelerdeki etkileri de küçümsenemez.
İslâmiyet’in çıkış döneminde Yahudiler Arabistan’da ticari dinsel grup olarak önde geliyorlardı. Verimli arazilerde mülk sahibiydiler. Öyle anlaşılıyor ki, Arap olmayan Semitik kökenli grupların başında gelmekteydiler. Süryanilerin de benzer bir durumu söz konusudur.
Araplar bir anlamda İslâmi çıkışla Yahudi tekeli yerine kendi ticari ve iktidar tekelini kurma peşindeydi. İslâmiyet’in Yahudilikten çok etkilenmesi bunu teyit eder. Bu durum kapitalist modernitedeki ulusdevlet kuruluşuna benzetilebilir. Araplar ortaçağ modernitesine İslâm’la karşılık veriyorlar. Yahudiler ve Yahudilikle ideolojik ve maddi çelişkilerinin temelinde bu gerçeklik yatar. İslâmiyet’in çıkışında etnik boyut kadar sınıfsal boyutun da önemli rol oynadığını belirtmek gerekir. İslâm’ın hızla yayılması ve ilk direnişlerini sert bir şekilde kırması karşısında, Yahudiler sanki ikinci bir Roma felaketiyle karşılaşmış gibiydiler. Önlerinde iki yol vardı: Ya yeniden sürgün yolunu tutmak ya da ‘dönmecilik’. Yahudilerin bir kısmının İran’a, Kuzey Afrika ve Anadolu’ya sığındığı tahmin edilebilir. Önemli bir kısmının da görünüşte İslâmiyet’i kabul ettiğine, özde ise kabul etmeme anlamında takıyyecilik yaptığına, yani dönme eğilimine girdiğine dair pek çok örnek vardır. Şoven Sünni Arap iktidarlarına karşı geliştirilen çok sayıdaki başkaldırı ve mezhep hareketinde Yahudi dönmelerin rol oynamış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Yahudilerin özellikle İran ve Mezopotamya kökenli birçok muhalif akımın gelişmesindeki payları araştırılmaya değerdir.
En ciddi gelişme ise Hazar Denizinin kuzey kıyılarında, bugünkü Türkmenistan ve Azerbaycan’ın bir kısmında kurdukları Türk kökenli Yahudi Hazara Devletiydi. Selçukluların atası olan Selçuk Beyin bu devlette bir kumandan mevkiinde olduğu rivayet edilmektedir. Üç oğlunun isminin Yahudi ismi olması Yahudilikle bağlantısını gösteren önemli bir kanıttır. Eğer bu doğruysa, İran üzerinde Arap sultanlıklarına karşı geliştirilen birçok harekette olduğu gibi Selçuklu hareketinde de Yahudiliğin küçümsenmeyecek bir rol oynadığı söylenebilir. Araştırılması gereken çok önemli bir konudur bu. Anadolu daha ilk çağda Yahudiliğin önemli merkezlerinden biriydi. Grekler kadar Yahudiler de birçok kent kuruluşunda yer almışlardı. Aralarında rekabet vardı. Batı’da ve Arabistan’da sıkışan Yahudilerin Anadolu’da toplanması gelenekseldir. Anadolu’yu bu nedenle İsrail’den sonra ikinci anayurtları gibi değerlendirmeleri bu tarihsel perspektif içinde daha iyi anlaşılabilir. Ayrıca Anadolu paraticaret ve ideolojik hareketlerin güçlü pazarı konumundaydı ki, bunda Yahudilerin rolü küçümsenemez.
İspanya’dan göçe zorlanan Yahudilerin 1391, 1492 ve 1550’lerde dalgalar halinde gelip Anadolu’ya yerleştikleri bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Sultanlıklarındaki ağırlıkları göz önüne getirildiğinde, bunda ne denli kök bir yer işgal ettikleri daha iyi anlaşılabilir. Ayrıca büyük bir dönme Müslüman kitlesi de oluşmuştu. Sabetaycılık (İzmirManisa kökenli güçlü dönme hareketi) 1650’lerden beri bu dönme hareketinde çok önemli bir rol oynamaktaydı. Sabetaycıların Osmanlıların para ve maliye politikalarındaki etkileri bilinmektedir. Belki
de para ve ticaretin önemini kavratan öğretmen rolündelerdi. Ara sıra ciddi çelişkiler ve mal müsaderesi yaşanmasına rağmen, birçok sultanı tasfiye etme ve belirlemedeki rolleri inkâr edilemez.
Öyle anlaşılıyor ki, dönmecilik Yahudiliğin ayakta kalmak için geliştirdiği üçüncü büyük stratejik çıkışı olmuştur. Dönmecilik olgusu olmasaydı, Yahudiler ne Doğu’daki İslâm çoğunluğu içinde ne de Batı’daki Hıristiyan çoğunluk arasında varlıklarını sürdürebilirlerdi. Dönmecilik bir yaşam stratejisi olarak kavranmalıdır. Dinsel dogmatizm ifade özgürlüğünü tanımadığı müddetçe, benzer ideolojilerde olduğu gibi döneklik, dönmecilik eğilimleri kaçınılmaz olur. Yahudiler bu üç önemli strateji sayesinde tümüyle imha olmadan da ortaçağdan çıkmayı başarıyorlar.
Para sahibi olmaya sadece maddi çıkar açısından bakmamak gerekir. Yahudiler paranın gücü sayesinde yaşamlarını kurup sürdürebiliyorlar. İdeolojik güç oluşturmaları sayesinde de manevi yöntemlerle hem etkili olmayı hem de hayatta kalmayı başarıyorlar. Yahudilerdeki büyük aydın, yazar, düşünür, ideolog ve bilim insanı sayısının çokluğu tarih boyunca çok ihtiyaç duydukları manevi önderlik konumlarıyla yakından bağlantılıdır. Birçok dinsel, felsefi ve bilimsel hareket geliştirmeleri yaşam stratejilerinin vazgeçilmez gereklerindendir.
Dönmecilik stratejisi asıl büyük önemini ulusdevlet çağında gösterecektir. İlk ulusdevlet olarak İngiltere bu gerçeğin kavranmasında kilit önemdedir. Hem Katolik kökenli olan Protestan Hıristiyanlarına hem de Yahudilere sürgün ve katliam uygulayan iki büyük güç olan İspanya ve Fransa kralları, 16. yüzyılda hem İngiltere’yi Avrupa’da etkisizleştirmek hem de çıkışını önlemek için savaşmak da dahil büyük çaba içindeydiler. Yahudiler bu yüzyılda (16. yüzyıl) kendileri için en emin yer olan İzmir, Amsterdam ve Londra arasında sıkı ilişki içinde olmakla birlikte (İngiltere, Hollanda ve Osmanlılar arasında ittifak çalışmaları da vardır), giderek Londra’yı merkez üs seçeceklerdi. O günden bugüne Londra bu konumunu sürdürecektir.
Bu yüzyılda İngiliz ulusdevletinin inşasına gidildiği biliniyor. Bilindiği üzere ulusdevlet sadece devlet kadrolarının değil, onlarla birlikte tüm vatandaşların aynı din gibi ortak bir ideolojik çerçeveyi paylaşmaları, bütün toplumun devlet üyesivatandaşı sayılması anlamına gelir. Bu gelişme İbrani kabilesinin başından beri taşıdığı bir özelliğin önce kavim, sonra ulus-devlet olarak geliştirilmesidir. İbrani kabilesi, kavmi, en son olarak ulusu hem etnik hem de dinsel olarak bir bütündür. Daha doğrusu, etniklik aynı zamanda dinselliktir, dinsellik ise etnikliktir. Ayrıca yönetenler ve yönetilenler ayrımına bakılmadan ortak amaçta birleşirler. Açıkçası, İbrani kabile ideolojisinin geliştirilmiş bir türevi olan ulusdevletçilik, onun Yahudiler dışındaki tüm kavimler ve uluslara dayatılmış, uyarlanmış ve değişime uğratılmış bir biçimidir. Bu benim şahsi yorumumdur ve çok önemli buluyorum.
İbrani kabile ideolojisi temelinde örgütlenmiş kapitalist modern devlet (günümüzde İsrail) kendisini ulusdevlet olarak görünür kılar. Daha da önemlisi, ırksal değil ideolojik anlamda her ulusdevletin çekirdeği Siyonist (Yahudi ulusdevletçiliği) karaktere sahiptir. Ulusdevlet Yahudiliğin kapitalist modernitede model olarak aldığı devlet formudur. Werner Sombart’ın kapitalizmi Yahudiciliğin eseri sayması belki de abartılıdır. Büyük İngiliz tarih felsefecisi Collingwood, ulusdevlet milliyetçiliğini tanımlarken, “Yahudi evrenselciliği zafer kazanmıştır, ama kendi soykırımcısı şahsında” derken kanımca bu gerçeği ifade etmek istemiştir. Ulusdevlet zafer kazanmıştır; bu zaferin temelinde Yahudi ideolojisi (kabileciliği, milliyetçiliği, Siyonizm) yatmaktadır. Ama ulusdevletle birlikte sonuçta kendi soykırımcısını da yaratmıştır. Aslında bu tespit önemlidir; milliyetçiliğin genel bir özelliğini açıklamaktadır. Her milliyetçilik Siyonist’tir. Bu durumda Arap milliyetçiliği de Siyonist’tir. Filistin, Türk, Kürt ve İranŞii milliyetçiliğini özü bakımından Yahudi ideolojisinin öncelikle ulusalcı tekellerce uygulanan biçimi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Zaten İngiliz ve Flaman ulusdevlet milliyetçiliği araştırıldığında, ulusdevlet milliyetçiliğinin gelişiminde Yahudi tekellerinin sadece teorik olarak değil somut olarak da parasermayenin gücü sayesinde büyük rol oynadığı çarpıcı biçimde görülecektir.
Bunu komplo veya art niyet olarak görmemek gerekir. Tüccar ve banker olarak sermayeyi en çok ellerinde yoğunlaştıran Yahudiler, her ulusdevletin teşkilinde muazzam bir yatırım yapıyor ve böylece barınma alanı kazanmış oluyorlardı. Ulusdevlet Yahudi sermayesinin çığ gibi büyümesine yol açıyordu. Werner Sombart Yahudilerin kapitalizmin gelişimindeki rolünü bu şekilde açıklasaydı daha gerçekçi olabilirdi. Yahudi sermayesi dünya çapında büyürken elbette kendi zıddını da üretecekti. Ulusal tekellerle ulusüstü tekelin günümüzdeki çelişkileri de kaynağını bu gerçeklikten alır. Açıkça anlaşılıyor ki, tarihteki sıkışıklıklarını daima göz önünde bulunduran Yahudi sermaye birikimcileri, geleneksel ideolojik çizgileri temelinde ulusdevlet oluşumuna tarihsel bir hizmette bulunurken, bundan habersiz olan ve sorumlu tutulmaması gereken Yahudi toplulukları üzerinde geliştirilecek soykırımın temellerini de objektif olarak atmış oluyorlardı. Bu durum biraz Hz. İsa ile kendisini ihbar eden Yehuda İskaryot örneğini hatırlatıyor. Yaklaşık üç yüz yıl boyunca Alman ulusdevletinin inşası için maddi ve manevi kültürlerini seferber eden (Alman ideolojisi ile Yahudi ideolojisi arasında benzerlik olduğu boşuna söylenmemiştir) Yahudiler, Hitler dönemine kadar en sıkı Alman milliyetçileriydiler. En güçlü Siyonist milliyetçiler birçok bakımdan Alman milliyetçiliğinin de güçlü temsilcisiydiler. Özellikle Rusya ve OsmanlıTürkiye somutunda görüldüğü gibi benzer birçok örnek sunmak mümkündür. Collingwood’un sözünü ettiği Yahudi evrenselciliği (milliyetçiliği, pozitivizmi, dinciliği) zafer kazanmıştır; ama sadece Yahudi soykırımını gerçekleştirenleri değil, dünyadaki tüm fiziki ve kültürel soykırımcıları da beraberinde yaratarak.
Öneminden ötürü konuyu daha yakından görmek gerekir.
Yahudilik ideolojik olarak etnik ve dinî özelliğin iç içe geçtiği tarihseltoplum kimliklerinin belki de ilk örneklerindendir. Hz. İbrahim’den günümüze kadar bu özelliğini korumaktadır. ‘Seçilmiş kavim’ inancı da eklenince, Yahudilerin kendilerini tüm toplumların üstünde görmeleri ideolojilerinin üçüncü önemli özelliği olarak belirmektedir. Bu üstünlük anlayışı tarih boyunca kendilerini öteki toplumlarla karşı karşıya getirme potansiyelini hep taşımış, çoğunlukla soykırıma dek varan çatışmalara yol açmıştır.
Yahudilik bu çelişkiyle bağlantılı olarak gelişen bir ideolojik toplum olma özelliğini hep korumuştur. Yahudiler ‘seçilmiş kavim’ anlayışının doğal sonucu olarak kendini koruma stratejileri ve taktik araçları geliştirmek zorunda kalmışlardır. Kendini koruma stratejisi yapısı gereği teorikideolojik olarak geliştirilmek durumundadır. Taktik araçlar ise daha çok maddi güçle ilgilidir. Bunların başında da para ve silah gücü gelmektedir. Para ticaret ve bankerlik yoluyla kazanılırken, silah daha çok teknik yeniliklerle geliştirilmektedir. Her iki alanda Yahudilerin gücü bilinmektedir ve kanıtlanmıştır. Bu konuda ilk ve ortaçağlardaki etkilerini bir yana bırakalım, yeniçağ (modern çağımız) gelişirken ve bu çağdaki gelişmeler şüphesiz dünya çapında en örgütlü ve tecrübeli halk olarak Yahudilerin yakın ilgisi ve ilişkisi içinde olacaktır. 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa, özellikle AmsterdamHollanda ve Londraİngiltere merkezli kapitalist dünyasistemi hegemonik yükselişe geçerken, stratejik olarak güçlü konumda bulunan Yahudi finansal ve ideolojik gücü bunda önemli rol oynayacaktır. O dönemi yakından inceleyenler bu gerçeği rahatlıkla tespit edebilirler.
Yahudilerin kapitalizmi icat ettiklerini belirtmek (W. Sombart) abartıya kaçabilir, ama kapitalizmin sistem haline gelmesinde ve hegemonik güç kazanmasında Yahudilerin çok önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez. Londra ve Amsterdam başta olmak üzere, tüm önemli kentlerin pazar, borsa ve fuarlarında Yahudi tüccarlar ve bankerlerin cirit attığı konuya ilişkin tüm araştırmalarda görülebilecek bir olgudur. Ekonomipolitikçilerin bu konuda suskun kalmaları ve bu gerçeği görmezden gelmeleri ideolojinin körleştirici rolüyle ilgilidir. Marks’ın Kapital’i dahil olmak üzere, ekonomipolitik konusundaki değerlendirmelerde sermaye birikiminin etnik ve ulus menşeinin pek işlenmemesi hem çok önemli bir eksikliktir hem de oldukça düşündürücüdür. “Sermayenin dini, imanı, milliyeti yoktur” tekerlemesi de yanlıştır. Sermayenin din, iman ve milliyetle çok sıkı bir bağı vardır. Tabii bazı din, iman ve milliyet sahipleri birçok sermaye ve iktidar tekelleri oluştururken, buna mukabil çoğunluğu sömürgeleştirir. Günümüzde bunun en çıplak örneği ABD’dir. Hem din, hem iman, hem de milliyet olarak en çok sermayedarın oradan olduğu inkâr edilemez.
Yahudiliğin kapitalist modernitenin diğer iki ayağı olan endüstriyalizm ve ulusdevlet inşacılığındaki rolü de tartışmasızdır. Avrupa’daki birinci kent devriminden beri (M.S. 10501350) gelişimini sürdüren Yahudi tüccar ve bankerleri, 15.18. yüzyıllar arasındaki ticari kapitalizm döneminde daha da palazlanmış olarak çıkış yapmışlardır. Doğu’nun kentlerinde de (Kahire, Halep, Şam, İzmir, Tebriz, Antakya, Bağdat, İstanbul vb.) benzer gelişme sağlamışlardır. Endüstri Devrimi en kârlı alan olarak belirlenince, ellerindeki büyük sermayeyi endüstriyel alana aktarmakta gecikmemişlerdir. Bunun nedenini açıklamaya
pek gerek yoktur. Kârın yüksek olduğu her yer sermayenin hücuma geçtiği yerdir. Kâr kanunu denen ilke de bu değil midir?
O halde hem kapitalizm damgalı hem de endüstriyel kapitalizmin modernitesi olarak modernitede Yahudi sermaye tekelciliğinin önde gelen rolü nasıl hafife alınabilir, önemi nasıl vurgulanmayabilir? Bunun bilinçli bir çarpıtma olduğu söylenmese de, ideolojik körlüğün sonucu olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Kaldı ki, bu rol Yahudilik açısından bir suç da değildir. Her ulusal, dinsel ve etnik toplulukta ticari ve sınaî tekeller oluşabilir. Burada önemli olan, Yahudi ticari ve sınaî tekellerinin stratejik rolleridir. Finans zaten ebedezel Yahudi tekelinde varlık bulmuştur. Ekonomipolitiğin ticari, sınaî ve finansal tekelciliğinin genelde ideolojiyle (Liberalizm ancak propaganda değerinde söz konusu olabilir), özelde milliyetçi, dinci, bilimci ve cinsiyetçi ideolojilerle bağını çözümlemekten kaçınması idea ettiği gibi ‘nesnel’ olma endişesinden ileri gelmiyor. Tersine iktidar tekelleri de dahil tüm tekellerin dinci, cinsiyetçi, milliyetçi ve bilimci kimliklerini gizleyen ekonomipolitik, bununla objektif bir bilim olmadığını, yaşanan somut gerçekliği can alıcı noktalarda gizlediğini ve önemsiz kıldığını, böylece bilim değil ideolojik propaganda aracı olarak işlev gördüğünü ortaya koyuyor.
Dört yüz yıllık hegemonik dünya sisteminde Yahudilerin stratejik konumları hâlâ ticari, sınaî, finansal, medya ve entelektüel sermaye tekellerinde önemini daha da arttırmış olarak devam etmektedir. Bu olguyu tespit etmeden ne küresel ne de yerel hiçbir sorunu çözümleme (teorik) ve hakkıyla çözme (pratik) mümkün değildir.
Yahudiliğin hem stratejik ideolojik hem de stratejik maddi güç olarak modernitenin, ulusdevletin inşasındaki rolü çok daha belirgindir. Yadudilik ulusdevlet aracılığıyla modernitenin kapitalist niteliğini açığa çıkarır. Moderniteyi ticaret, finans, endüstri ve iktidar tekellerinin birleşmiş hali olan ulusdevlet biçiminde somutlaştırıp kesinleştirir. Elbette Yahudiler ulusdevletin tanrısı değildir. Ama kabile çağından günümüze, ruşeym halinden bugünkü kocamış ve çürümüş yaşına kadar onu kendi sahasında ustalıkla geliştirmiştir.
Komplo teorilerine hiç itibar etmiyorum. Sıkça bazı iddialar ortaya atılır; dünyayı yöneten gizli Mason Cemiyetleri, Bilderberg ve Davos Toplantıları, 12 Kişilik Dünyayı Yöneten Daimi Konsey, ‘Yahudi aleti’ BM vb. oluşumlarla komplo teorilerine haklılık kazandırılmaya
çalışılır. Bunlarda gerçeklik payı taşıyan idealar bulunsa da, abartıya kaçmaları, dogmatizme düşmeleri ve bilimsel olmamaları bu teorilerin ortak özelliğidir. Ama gerçek ortadadır. Mızrak çuvala sığmıyor. Yahudilerin kapitalist modernitenin her üç ayağındaki üstünlükleri tartışma götürmez. Her üç alanda da stratejik olarak ideolojik ve maddi güç anlamında etkili ve hatta çokça belirleyici konumdadır. Sözümün kapsamına dikkat edilmelidir: Yahudilerin kapitalist modernite sahasındaki etkinliğinden bahsediyorum, yoksa daha kapsayıcı olan tarihsel toplum gerçeği olarak demokratik modernitelerdeki yerlerinden değil. Yahudiler bu modernitelerde de vardır. Ama stratejik gücünden çok şey yitirmiş olarak.
Bu konuya geçmeden ulusdevleti biraz daha çözmekte yarar vardır. Ortaçağdan çıkışta yaşam stratejileri açısından Yahudi ideolojisinde hem Hıristiyan hem de Müslüman muhaliflerini etkisizleştirme çabası hiç eksik olmamıştır. Ulusdevlet hem bünyesinde taşıdığı ulus tanrıcılığı (Yahudilikte Rab, onların ulus tanrıları anlamındadır), hem de tüm ticari, finansal, endüstriyel ve ideolojik tekellerle iktidar tekellerinin yoğunlaşmış hali olarak, bu konuda en uygun yaşam stratejisi modeli şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Laisizm ulusdevlette Yahudi ulusal tanrısı Rab’ın işlevini görmektedir. Yahudi Masonluğunun bu doğrultuda kavram inşa etmesi çok önemlidir. Bu anlamda ulusdevlet Yahudiliğin en önemli evrensel yönetim aracıdır.
Yahudi tekelleri ulusdevlet modelini Fransa ve İspanya İmparatorluklarını Anglosakson kökenli tekellerle çözmek için etkili bir araç olarak kullanmışlardır. Çünkü İspanya ve Fransa İmparatorlukları diğer iki gücü (Hollanda ve İngiltere) alt etmek için ölümcül planlara sahipti. Hollanda ve İngiltere katliam ve tarihten silinme tehdidiyle yüz yüze gelmişlerdi. En yoğunlaşmış birleşik tekel gücü olarak ulusdevlet, bu doğrultuda organize olamamış ve daha çok ortaçağdan kalma imparatorluk gelenekleriyle sonuca gitmek isteyen İspanyol ve Fransız tekelciliğine karşı mücadelede başarı modeli olmuştur. I. Wallerstein, ünlü eseri Dünya Sistem Analizi’nde İngiltere’nin Fransa’ya karşı üstünlük kazanmasında temel etkenin ulusdevlet sistematiği olduğunu belirtirken bu gerçeğin önemini ortaya koymuş olmaktadır.
AvusturyaHabsburg Hanedanı çökertilirken, ittifak Prusya ulusdevlet şekillenmesini öne sürer. Alman birliğinin yaratılması Avusturya önderlikli olmaktan çıkarılıp Prusya’nın öncelikli politikası haline getirilir. Fransa Devrimi’nde İngiltere’nin geleneksel düşmanı olan krala karşı çıkan her tür muhalefetin merkezi Londra olur. Mason teşkilatı ihtilalde önemli rol oynar. Kralın başı kesilir. Daha önceki İngiltere ve Hollanda Devrimlerinde de benzer tasfiyeler yaşanır. Aynı oyun Fransa’nın yerine yeni hegemonik güç olarak çıkmak isteyen Prusya ulusdevletine karşı oynanır. Marks bile muhalif olarak Londra’da ikamet etmektedir. İttifak Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla Almanya’nın hegemonik iddialarını başarısızlığa uğratır. Hitler’in gerçekleştirdiği Yahudi soykırımındaki asıl neden, stratejik gücünü İngiltere’den yana kullanan Yahudi sermayesinin Birinci Dünya Savaşında Almanya’nın yenilgisinde önemli rol oynadığına inanmasıdır. Aynı ittifak yeni biçimlenmelerle soğuk savaşta Rusya’nın hegemonik iddialarını da başarısızlığa uğratacaktır. Hiç şüphe olmasın ki, bu gidişle şimdilik bolca varsayımı yapılan Çin’in hegemonik güç olma ideası depreşirse aynı akıbeti paylaşması güçlü olasılıktır.
Günümüzde iki yüzü aşkın ulusdevlet, merkezi New York’ta bulunan BM’de temsil edilmektedir. BM’nin aynı ittifakın öncülüğünde hareket ettiği, en azından ittifakın onayı olmadan tek bir karar çıkartamadığı bilinmektedir.
Tekrar belirtmeliyim ki, bu iki yüz ulusdevleti Siyonizm veya başka bir Yahudi güç yönetmiyor. Ama iki yüzü de (Buna can düşmanları İran ve Arap ulusdevletleri de dahildir) Yahudi milliyetçi paradigmayla kurulmuştur ve ipleri dört yüz yıldır aynı ittifak çekirdeğinin elindedir. Ulusdevlet elitleri içinde hiç Yahudi bulunmasa bile, gerek paradigmatik açıdan gerekse ittifakın somut tedbirleri nedeniyle bağımsız hareket sahaları son derece sınırlıdır. Yapacakları işler dört yüz yıllık kapitalist modernitenin geleneksel ideolojik ve yapısal kalıplarına uygun oldukça problem yoktur. Yola devam edebilirler. G. W. Bush’un deyimiyle eğer ‘asi devlet’ konumuna kayarlarsa, her ulusdevletin akıbeti Taliban Afganistan’ı, Saddam Irak’ı ve tarihte onlarca örneği bulunanlarla aynı olacaktır. Uluslararası sistem, BM statükosu denilen olgu budur.
Yetmiş yıllık Sovyet Rusyası bile ancak kapitalist modernitenin gereklerine tam uyum ifade ettikten sonra sisteme entegre edilmeye başlandı. Çin daha erken entegre edildi. Açık ki, sistem gücünü baştan beri anlatmaya çalıştığım iki stratejik güçten alıyor. İkisinde de
Yahudilik tarihsel ve güncel olarak belirleyiciliğe yakın konumdadır. Stratejik ideolojik güç unsurları kültür endüstrisi, entelektüel sermaye ve medyadır. Bu ideolojik güç unsurları içerik olarak milliyetçi, dinci, bilimci ve cinsiyetçidir. Stratejik maddi güç unsurları ticari, sınai, finansal ve iktidarcı tekel yapılanmalarıdır. Devlet sistemleri olarak ulusdevletin uluslararası ittifakları resmi yapıyı ifade eder. Devasa iki stratejik güç alanının kendisini resmi ifade olarak devletler ve sistemleriyle karıştırmamak gerekir.
Ek mahiyetinde kısa bir değerlendirmeyi de Anadolu Yahudiliği ile ilgili sunmak önem taşımaktadır. Bu konuda Yahudilerin ilk ve ortaçağlardaki durumuna kısaca değinmiştim. SelçukluYahudi ve GrekYahudi ilişkileri önemlidir. Doğu Yahudileri ortaçağda Endülüs’ten Orta Asya’ya kadar yayılmışlardır. Türk Yahudi Hazara Devleti bu sürecin ürünüdür. Dönmecilik ve açık Yahudilik İslâm ülkelerinde yasaklanmış değildir; Yahudiler özellikle iktidar ve devletlerin stratejik alanlarında geleneksel ideolojik ve maddi güçleriyle etkilidir. Ticaret ve bankerlik alanındaki konumları Batıdakinden aşağı kalır durumda değildir.
Hıristiyanlarla geleneksel çelişkileri (İsa’nın çarmıha gerilmesi ve Hıristiyanlığın Batı’nın resmi inancı haline gelmesi) olan ve 1179 Lateran Konsey Kararıyla gettolara kapatılan Yahudiler, 1391’de ve 1492’de İspanya’dan sürgün edilmeleri üzerine kendileri için daha çok yurt ihtiyacı duymaya başladılar. ‘Vaat edilmiş ülke’ kavramı hâlâ canlıdır. Daha yükseliş döneminde Osmanlı saltanat çevreleriyle kurdukları ilişkiler olumlu sonuçlarını verecektir. Bankerliğin ve ticaretin Osmanlılar için önemi artınca Yahudilik de konumunu güçlendirecektir. Osmanlıların sürekli Hıristiyan topluluklar üzerinde iktidarlarını yayıp geliştirmeleri, Batıda Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık âleminde konumları giderek zorlaşan Yahudilerin İngiltere ile yaptıklarına benzer bir ittifakı Osmanlı padişahları ile yapmalarını beraberinde getirdi. Ortak görüş 15501600 yıllarında bu ittifakın güçlenmiş olduğudur. Aynı tarihte Protestan olan Hollanda ve İngiltere ile de benzer ittifaklar geliştirilecektir. Protestanlık, kapitalizm, ulusdevlet ve modernite ile Yahudi ilişkisi araştırılmaya değer önemli bir konudur.
İspanya ve İber Yarımadasının Müslümanlar ve Musevilerden arındırılması (1600’lere kadar tamamlanır), karşı hamle olarak Anadolu’nun Hıristiyanlıktan temizlenmesini gündeme getirir. Tarihin Anadolu’daki en eski halklarından olan, güçlü bir maddi ve manevi kültür tarihi bulunan, erken Hıristiyanlaşmış Rumlar, Pontuslular, Ermeniler ve Süryanilerin kaderleri bu gündem nedeniyle tersine dönmeye başlar. Akdeniz’in iki yarımadası Türkiye ve Yunanistan âdeta birbirlerine misilleme yaparcasına adım adım karşılıklı olarak halklar ve kültürlerin tasfiyesini gerçekleştirirler. Yahudilerin 15501600 hamlesinden sonra ikinci büyük hamlesi İttihat ve Terakki Partisi ile (Bu parti 1890’larda kurulur; Siyonist Kongre 1896’da aynı dönemde kurulur) yaşanır. Selanik merkezli ve Sabetay Sevi’nin (1650’lerden beri) öncülük ettiği dönmecilik hareketiyle iç içe gelişen İttihat ve Terakki’nin en azından bir kanadının Yahudi olduğu kesindir. Bunların (Moiz Kohen, Armin Hermann Vambery) inşa ettiği ulusçulukta ‘Türk’ sadece kelime olarak vardır; bu Türkçü akımın içinde çok sayıda Mason ve dönme olan Kürt, Arnavut ve Yahudi bulunmaktadır. Sosyolojik bir olgu olarak Türklükle pek ilgisi yoktur. Tümüyle siyasi bir Türklük söz konusudur. Almanya ve İngiltere Yahudilerinin Türklük üzerinde yarışmaları da önemli bir etkendir. Tarihi uzundur ve yeri burası değildir.
Sonuçta Anadolu’daki varlıkları eski tarihlere kadar uzanan ve yaşadıkları sürgünlerden çıkardıkları dersleri ve ulusdevlet inşa tecrübelerini stratejik, ideolojik ve maddi güçleriyle birleştiren Yahudiler, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda hem de hızla (muhtemelen 1926’larda) ulusdevlete dönüştürülmesinde önemli rol oynarlar. Âdeta 1600’lerde Hollanda ve İngiltere’de oynadıkları rolü Türkiye Cumhuriyeti’nde tekrar ederler. Cumhuriyetin hızla ulusdevlete dönüşmesini ve Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesinden sonra geleneksel İslâm ve Kürtlerin kültürel tasfiyelerinin gündeme gelmesini (Hıristiyanların fiziki tasfiyeleri de söz konusudur) sadece Türklerin ulus olma projesi olarak sunmak büyük yanlışlıklar içerir. Konu daha kapsamlıdır ve Yahudilerin Anadolu’yu İsrail’den önce Yahudi anayurdu olarak kabul etmeleriyle yakından bağlantılıdır. Bu konunun Yahudiler arasında çok tartışıldığı bilinmektedir. Mustafa Kemal’e dayatılan Selanik veya Edirne merkezli Yahudi yurdu projesi örtbas edilen bir konudur. Ancak İsrail’in kuruluşuyla birlikte bu projenin önemini yitirdiğini belirtmek mümkündür. Ama Anadolu’da TC üzerinde Yahudilerin ve İsrail’in ilgisi halen stratejiktir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin inşasında Mustafa Kemal Atatürk’ün konumu tartışmasızdır. Ama kendisine rağmen tanrısallaştırılması, tarih boyunca çok yerde yaptıkları gibi bir Yahudi ideolojik kurmacasıdır. Yahudi evrenselciliğinde (Levhi Mahfuz, kader, yasacılık, determinizm, ilerlemecilik; Sümer tanrı kurmacalığının tek tanrılı dinlere dönüştürülmüş biçimi) tanrısallaştırılma çok geliştirilmiş ve uygulanmış bir kavramdır. Gerek peygamberlerce, gerek modernite döneminde entelektüellerce geliştirilen her türlü edebi ütopya, altınçağ, teori, varsayım ve kanun gibi zihniyet kavramlaştırmaları bu gelenekle yakından bağlantılıdır. Tüm Ortadoğu halklarına ilişkin olduğu gibi, Türkler üzerinde de bu yönlü yoğun tanrısal sekülerlaik hegemonik dogmalar inşa ettikleri doğru çözümlenmedikçe bölgeyi kavramak eksik ve zor olacaktır.
Elbette Yahudilerin maddi gücü de stratejik önemdeydi. M. K. Atatürk’ün bu eğilime teslim olmadığına inanıyorum. Ama çok okumasına ve araştırmasına rağmen (Sümer ve Hititlere kadar inmesi boşuna değil), tam çözümlediği kanısında değilim. İyi bir cumhuriyetçi olmayı düşündüğünden de, cumhuriyeti ulusdevlet olarak değil demokrasi olarak geliştirmek istediğinden de kuşku duymuyorum. İdea edildiği gibi antiKürt ve antiİslâm da değildir. Fakat İslâmlaik sorunu (Laiklik ancak 1937’de anayasaya girer) ile Kürt sorununa yönelik başlangıçtaki liberal yaklaşımlarını sürdüremediği ortadadır. Bunun nedeninin etrafının dönme İttihatçı kadrolarla sıkıca kuşatılması olduğunu da önemle belirtmek durumundayım.
Türkiye Cumhuriyeti üzerinde daha 1926’larda başlayan ve günümüzde tüm hızıyla devam eden hegemonik çekişmeyi (laiklerle İslâmiler arasında) Mustafa Kemal’e bağlamak ve onun istemi doğrultusunda yaşanan bir gelişme olarak değerlendirmek bence gerçekçi değildir. Kendi eğiliminin Demokratik Cumhuriyet doğrultusunda olduğuna dair kanıt ve işaretler daha çoktur. Hegemonik çekişmenin yaşadığımız günlerde taraflardan biri lehine tam başarıyla sonuçlanacağına inanmıyorum. Büyük bir demokratik geleneğe sahip olan Anadolu topraklarında, bu sefer Demokratik Cumhuriyet hedefi doğrultusunda çıkış yapmanın güç ve başarı kazanacağına dair umutlarımın arttığını belirtmek isterim. Anadolu ve Türkiye üzerinde hegemonik mücadelenin içyüzünü, savunmanın ayrı bir cilt olarak hazırlamayı düşündüğüm Ortadoğu bölümünde sunmayı umuyorum.

Yahudiliği sadece kapitalizm, modernite ve ulusdevlet bağlamında düşünmek eksik ve yanlış olur. Demokratik modernite üzerinde de önemli etkisi olmuştur. Tarih boyunca iktidarcıdevletçi kanat (Yahudi Krallığı, İsrail Devleti) kadar olmasa bile, yine de güçlü bir Yahudi demokratik uygarlık ve modernite kanadı hep olagelmiştir. Yoksul ve kabile bağları zayıf Yahudilik de tarihte hep kendinden bahsettirmiştir. Hz. İbrahim’in cariyesi Hacer’den olma oğlu İsmail’den Mısır’a köle olarak götürülen Yusuf’a, Musa’nın kızkardeşi Meryem’den İsa’nın annesi Meryem’e, oradan günümüze kadar çok sayıda peygamber, yazar, aydın, sosyal anarşist, feminist, felsefeci, bilim insanı ve tüm emekçi halkıyla Yahudiliğin diğer yüzü demokratik uygarlık ve modernite mücadelesinde büyük buluşlar, icatlar, teoriler, devrimler ve sanat eserleri gerçekleştirilmiştir. Yahudiler ideolojik ve maddi güçlerini hep tekeller uğruna harcamamışlardır. Daha aydınlık, adil, özgür ve demokratik bir dünya için de çok önemli çaba ve başarıları olmuştur. Hangi peygamber hareketini, kardeşlik ve yoksullar dayanışmasını, ütopik, sosyalist, anarşist, feminist ve ekolojist hareketi Yahudisiz düşünebiliriz? Felsefi ekoller, bilimsel ve sanatsal hareketler, dinsel mezhepler Yahudisiz çok zor düşünülebilir. Kapitalizme karşı sosyalizm, ulusdevletçiliğe karşı enternasyonalizm, liberalizme karşı komünalizm, toplumsal cinsiyetçiliğe karşı feminizm, endüstriyalizme karşı ekoekonomizm, dinciliğe karşı laisizm, evrenselciliğe karşı görecilik, Yahudilik ve Yahudiler olmadan acaba ne kadar gelişebilirdi?
Açık ki, Yahudilik her iki modernite dünyası açısından da önemlidir. Tarihin önemli kısımlarında ve günümüzde Yahudiler bu önemlerini korumuşlardır. Buna rağmen Yahudi sorunu tarihte olduğu gibi günümüzde de varlığını korumaktadır. Daha önce de söylediğim gibi, Yahudilere tanrının seçkin topluluğu olarak bakmak da, kendilerini günah keçileri olarak görüp değerlendirmek de, örneklerini çokça gördüğümüz vahim yanlışlıklara ve oluşumlara yol açar. Önemine binaen konuya taslak düzeyinde eğilme gereği duymam bu nedenledir. Hem yerel hem de küresel çözümlemeler, Yahudi gerçekliği göz önüne getirilmeden, yeterince doğru ve sonuç verici olamazlar.
Konuyu bağlarken, K. Marks’ın bir cümlesini tekrarlamak isterim: Marks, “Proletarya kendini kurtarmak istiyorsa, bu işin dünyayı kurtarmadan gerçekleşemeyeceğini bilerek hareket etmelidir” demişti.
Ben de diyorum ki, Yahudilik eğer kendini kurtarmak istiyorsa, bunun dünyayı kurtarmadan gerçekleşemeyeceğini bilerek, stratejik olan ideolojik ve maddi gücünü bu temelde kullanmalıdır. Demokratik modernite bu temelin başında gelmektedir.
E Demokratik Modernitenin Boyutları
Yaptığımız çözümlemelerin kapsamlı bir uygarlık ve modernite eleştirisiyle birlikte, uygarlığın gelişme tarihiyle iç içe ele aldığımız ve bölümler halinde ana unsurlarını tanımladığımız demokratik moderniteyi oldukça aydınlattığı kanısındayım. Burada yapmaya çalışacağım iş konuyu ana boyutlarıyla ve bir bütün olarak daha da görünür kılmaktır. Demokratik modernite yukarıdan bir bakışla ana boyutlar halinde nasıl sunulabilir sorusunu cevaplandıracağım. Tekçi modernite anlayışını kırmak ve örtbas ettiği muazzam tarihseltoplum varoluşlarını görünür kılmak bilimsel çalışmalarımızın temeli olmalıdır. Uygarlık tarihi, içine inildikçe dibi gözükmeyen bir kör kuyuya benziyor. Ne kadar aydınlatmaya çalışsak da hemen başka karanlık noktalar beliriyor. Egemen tekellerin binlerce yıllık ideolojik bombardımanı altında toplumsal hafızanın (vicdanın) beyindeki kıvrımları andıran bir katlanmaya uğrayacağı, bilinçaltı denilen olgunun bir benzerinin toplumsal hafızanın binlerce kıvrımlı dehlizleri halinde oluşacağı tahmin edilebilir. Yine de yılmamak gerekir. Nasıl hastalığı doğru teşhis edilemeyen bir insanın organı doğru tedavi edilemezse, ona benzer biçimde tüm toplumsal sorunlar da yeterince aydınlatılmadan doğru çözümleme (teşhis) ve çözüm (tedavi) imkânına kavuşamaz.
Sıkça vurgulama gereği duymam yadırganmamalıdır: Sosyal bilim veya ona benzer iddialı amaçları olan bir başka bilim disiplini amaçlarında başarılı olsaydı, insanlık şu son dört yüz yılı bu denli korkunç savaşlarla, soykırım ve toplumkırımlarla, zenginler ile yoksullar arasında açılan uçurumlarla, işsizlik ve göçle, kültürel dejenerasyon ve ahlâksızlıkla, azmanlaşmış tekel güçleri ve hiçliğe indirgenmiş bireylerle, mahşeri andıran çevre yıkımlarıyla geçirip bugünkü hale düşmezdi. Beş bin yıldır Dünya Uygarlık Sistemi çare diye yüklendiği tüm maddi ve manevi kültür araçlarını tüketmiş gibidir. Savaş aracıyla artık fethedilecek ve yeniden ele geçirilecek bir yer yoktur. Vardır denilse bile fethedilmesinin zararı kârından katbekat daha fazla olacaktır. Şehir aracından geriye kalan, en sonunda kanser gibi büyüyen kentsiz kentler ve yok olmaya mahkûm edilen bir köytarım toplumu olmuştur. Ekonomi denilen araçtan geriye sonuçta dizginlenemeyen, artık paradan para kazanma gibi en gayri ahlâki yöntemlerle şişen küresel tekellerle sayıları her yıl artan milyonlarca işsiz ve yoksul kalmıştır. Devlet diye tapınılan araçtan geriye artık iç toplumunu yiye yiye şişmiş, hiçbir fonksiyonu kalmamış iktidar ve ulusdevlet tekelleriyle tamamen aptallaştırılmış, ahlâki ve politik toplumla hiçbir ilişkisi kalmamış vatandaş sürü kitlesi kalmıştır. Medet umulan ideolojik araçlardan geriye ahlâki işlevini yitirmiş dincilik, iktidarı toplumun tüm gözeneklerine yayan cinsiyetçilik, kabilecilikten bin kat daha fazla şovenizme boğan milliyetçilik, sermaye ve iktidar tekellerine azami kâr yollarını göstermekten başka amacı kalmamış bilimcilik kalmıştır. Sanattan geriye kalan ise duygu yüceliğini, güzellik duygusunu metalaştıran kültür endüstrisi olmuştur. Tarihin sonu denilen durum herhalde uygarlığın bu bilançosu olmalıdır. Medya tekelleriyle sanal bir dünyada boğuntuya getirilen, köreltilen bir toplum ne kadar tepkisiz kılınırsa kılınsın, iktidar aygıtlarıyla gözeneklerine kadar ne denli denetim ve gözetime alınırsa alınsın, genelde beş bin yıllık, özelde ise dört yüz yıllık dünya uygarlık ve modernite sistemi zihniyet ve yapısal bunalımın en dip noktasındadır. Küresel ve hegemonik güç haline gelen finans kapitalizmi bunun en açık kanıtıdır. Çarkları finans kapitalizmi tarafından döndürülen dünya ise bunalımdan kıvranan bir krizler dünyasıdır.
Maksadım bunalım ve kriz teorileri geliştirmek değildir. Kapitalizmi sadece devrevi bunalımlara sahip bir sistem olarak değil, uzun ve devrevi bunalımları olan uygarlık sisteminin sistemik yapısal bunalım evresi olarak tanımlamıştım. Her bunalım evresinin daha şiddetli geçen iç evreleri vardır ve şimdi yaşanan da böyle bir süreçtir. Bunları belirtirken, bir dönem ve belki halen de bunalımlardan devrim uman sosyalistlerden olmadığımı söylemem gerekir. Bunalımlar sadece devrimler değil karşıdevrimler de üretir. Kaldı ki, ben bu tip bunalımdevrimkarşıdevrim teorilerini gerçekliğin ifadesinden çok bir retorik, bir propaganda çabası olarak değerlendiriyorum. Dolayısıyla ortam demokratik moderniteye hızla açık hale geliyor diye söylem tutturmuyorum. Bunalım ve kriz süreçlerini gerçek birer olgu olarak kabul ediyorum. Ama krizler ve bunalımları tarihî gelişmeler doğuracak etkenler düzeyinde görmüyorum. Evrenselci ilerlemeci çizgi bir dönem bunalım teorilerinden art arda kötüden iyiye doğru giden toplum biçimleri çıkarmaya özen gösteriyordu. Somut gerçekliğin kendisi bu teoriyi pek doğrulamamıştır.
Demek ki tarihte ve şimdiki halinde belirleyici değer taşıyan etkenleri başka alanda aramak gerekir. Demokratik modernite daha çok bu yoğun çabalarla geçen arayışlar sonucunda ulaşılan bir seçenek olmuştur. Bu seçeneğe sıkça değinme gereği duyuyorum ve ayırt edici özelliklerini tanımanın pratik çabaları verimli kılacağı kanısındayım. Büyük saygı duyduğum tarihin olumlu demokratik mirasına bağlıyım. Bunu kendim için ayrıca bir özeleştiri olarak kabul ediyorum. Sadece ders çıkardım demiyorum, bizzat tarihle şimdiyi yapmanın vazgeçilmez bir yöntem değeri taşıdığına inanıyorum. Tarihin şimdi, şimdinin ise tarih olması gerektiğini kavramayan her düşünce ve eyleme ise, değer ve sonuçları ne olursa olsun, aynı saygı ve bağlılığı duymuyorum. Çünkü böylesi düşünce ve eylemlere inanmıyorum. Geleceğin ise şimdiden geçtiğini biliyor, şimdisini çözümlemeyen ve çözmeyenin geleceği olacağına da inanmıyorum.
Yönteme ilişkin bu tekrarlamalar demokratik medeniyetin ne geçmişte yaşanan bir ‘altınçağ’ hayali olarak düşünüldüğünü, ne de geleceğe ilişkin bir ‘ütopya’ olarak tasarlandığını ısrarla vurgulamak için belirtilmektedir. Günlük, hatta anlık ihtiyaç olarak düşünce ve eylemde gerçekleşen yaşam tarzının anlam ifadesidir. Ne eski anıların yad edilmesi ne de geleceğin hayalleriyle avunulmasıdır. Ne anlık yaratımlar ne ezelebed gerçeklerin varoluş halidir. Toplumsal doğanın esnek zekâ olarak, özgürlük kapasitesi yüksek farklılıklar içinde birlik olarak varoluş haline demokratik modernite demek uygun düşebilir. Fakat çağ anlamına geldiğinden, modernitenin klasik çağ uygarlıklarıyla diyalektiğin karşı kutbu olarak varoluş kazandığını ve bu tanımla mutlaka bütünleştirmek gerektiğini hatırdan çıkarmamalıyız.
Nasıl kapitalizmin hegemonik çağı olarak modernizm, klasik uygarlığın son dört yüz yılının özgün adlandırılması olarak düşünülüyorsa, demokratik modernite de demokratik uygarlığın son dört yüz yılının özgün adlandırılması olarak düşünülmelidir.
Diğer önemli bir husus, demokratik modernitenin kapitalist modernite şebekelerinin olduğu her alanda ve zamanda karşı kutup olarak yaşanmakta olduğudur. Başarılı veya başarısız, özgürlük veya kölelik, benzerlik veya farklılık, eşitlikten uzak veya yakın, ekolojik ve feminist, anlam kazanmış veya kazanmamış, özcesi ahlâki ve politik toplum özelliğine yakın veya uzak olarak, demokratik modernite kapitalist modernitenin bağrında her zaman ve mekânda varoluş halindedir.
Sol veya sağ muhaliflerin devrimle veya karşıdevrimle önce iktidarı (dolayısıyla devleti) ele geçirip daha sonra kendi planlarını ve programlarını hayata geçirmek amacıyla ‘toplumsal mühendislik’ yapmalarını ve merkezî planlama yöntemiyle özledikleri toplumları yaratmaya çalışmalarını saçma ve propagandatif söylemler olarak değerlendirmekle yetinmiyorum; liberalizmin oyuncağı olmaya götüren bu tarza dayalı gelişmeleri, üzerinden yetmiş yıl geçse de liberalizmin kendi içinde eritmekte zorluk çekmeyeceği düşünce ve uygulamalar olarak değerlendirdiğimi önemle belirtiyorum.
Toplumsal doğalar da biyolojik doğalara benzer biçimde genetik kodlara sahiptir. Biyolojizmin farkındayım. Bunun toplumsal doğalara taşınmasının Darwinizm olduğunu ve en kaba materyalizm olarak toplumsal mühendisliklere fikrî malzeme sağladığını biliyorum. Bahsettiğim husus, zekâ düzeyi en yüksek doğa olarak özgürlük seçimine oldukça açık olsalar bile, tarihseltoplumların hafızalarını ve temel yapısal özelliklerini değiştirmenin kendine özgü hassasiyetler taşıdığıdır. Genetik kodlarını değiştirip farklı bitkiler ve hayvanlar yetiştirir gibi toplumları değişime uğratamayız. Toplumsal doğanın hafızası bu gerçekliği zaten ahlâki ve politik toplum olarak boşuna belirlememiştir. Toplumu değiştirme yolunun ahlâki ve politik toplumsal düzeyi yükseltmesi halinde meşru kabul edilebileceğini, her türlü totaliter ve otoriter yöntemin ahlâki ve politik toplumun düzeyini düşüreceğini ve sonuçları ne olursa olsun meşru olarak kabul görmeyeceğini belirtmek büyük önem taşır.
Demokratik modernite değişimin meşru yolunu açık tutan bir sistem olma özelliğine sahiptir. Ahlâki ve politik değerinin yüksek olması bu sistemik özüyle bağlantılıdır. Değişimin meşru yolu çok önemli olmakla birlikte basittir. Her toplum mensubu nerede ve ne zaman olursa olsun bu değişime katkıda bulunabilir. Neolitik toplum kalıntılarını, hatta klan toplumunu yaşayan bir mensubu ile Moskova veya New York’ta yaşayan bir mensubu değişime her an katkı yapma potansiyeline sahiptir. Bunun için büyük kutsal anlatılar gibi kahramanlık eylemleri de şart değildir. Tek şart toplumsal doğanın temel varoluş hali olarak ahlâki ve politik düşünme ve davranma yeteneğini göstermektir; her bireyde asgari düzeyde de olsa var olduğuna emin olduğumuz bu yeteneği (erdemi, fazileti) işlevsel kılmaktır. Şüphesiz tarihseltoplum boyunca ortaya çıkmış, meşru değişim yolunu aydınlatmak için insanlık hafızasına mal edilen büyük ve kutsal anlatıların önemsiz olduğunu belirtmek istemiyorum. Tersine, meşru değişimin yolu ideolojik ve maddi tekellerle kapatıldığından, bu anlatılara büyük rol düşer. Yine benzer biçimde kahramanlık eylemleri özgürlüğe giden yolda vazgeçilmez kutsal değer taşırlar. Mühim olan, demokratik modernitede değişimin tarihseltoplumun bütünsel çabaları olmadan sağlanamayacağını bilmektir. Önemli kişilikler ve örgütlenmelerin rolünü inkâr etmiyoruz. Ancak toplumun ahlâki ve politik dokularına mal edilmedikçe ve meşru yoldan geçilmedikçe bu rol fazla anlam ifade etmeyecektir.
Aynı hususlar devrimler için de geçerlidir: Meşru yollarla gerçekleşmeyen ve ahlâkipolitik dokuya mal edilmeyen toplumsal gelişme olarak değişmeyi toplumsal doğanın bir kendiliği olarak değerlendirmemek gerekir. Toplumlar yaratılmaz, yaşanır. Şüphesiz yaşamdan yaşama fark vardır. Daha özgürce, eşitçe ve demokratikçe yaşam olduğu gibi, dayanılmaz kölelik, eşitsizlik ve diktatörlük altında geçen yaşamlar da vardır. Belki de daha çoktur. Demokratik modernite bu koşullar altında uygun yöntemlerle yaşamı daha özgür, eşit ve demokratik kılmanın zihniyet ve yapılanmasını ifade etmektedir. Yola düşmüş bir taşı kaldırmak kadar, meşru değişimin tek yolu olarak kalmış bir devrimi yapmak da demokratik modernite kapsamında değerlidir. Buna karşılık ilahi kurtuluş da, kölelik kokan kaderci sûfilik de aynı kapsamda düşünülüyor ve etik bulunmuyor. Son dört yüz yılda yaşanan demokratik özgürlük ve eşitlik mücadelelerinden çıkaracağımız dersler ışığında, içinden geçmekte olduğumuz küresel finans kapitalizminin hegemonyasındaki sistemik ve yapısal bunalım döneminde demokratik moderniteyi güçlendirmek ve hatta yer yer güçlü yeniden inşalarla yenilemek mümkündür. Dolayısıyla demokratik modernitenin temel boyutları üzerine yoğunlaşmak ve aydınlanmak bu yönlü çabalarımızı daha başarılı kılacaktır.
a -Ahlâki ve Politik Toplum Boyutu (Demokratik Toplum)
Kapitalist modernitenin üç temel boyutu kapsamında ele alınmasına benzer bir yaklaşım demokratik modernite için de geçerli olabilir. Kapitalist modernitenin temel süreksizleri ve özgün nitelikleri olan kapitalist üretim toplumu, endüstri toplumu ve ulusdevlet toplumuna karşılık, demokratik modernitenin ahlâki ve politik toplum, ekoendüstriyel toplum ve demokratik konfederalist toplum boyutları öne çıkar. Boyutlar her iki sistem açısından ayrıntıda çoğaltılabilir. Fakat ana hatlarıyla tanımlanmaları için bu üçlü boyut yeterli anlamı verebilir. Kapitalist modernitenin boyutları önceki bölümlerde kapsamlı çözümlemelere tabi tutulmuştu. Demokratik modernite de tarihsel gelişimi içinde değerlendirilmiş, klasik uygarlık ve modernite ile mukayese edilmiş, ana unsurlarıyla görünür kılınmaya çalışılmıştı. Temel boyutlara ayrıştırıp daha yakından tanımlamak anlatımı ve pratik yaklaşımları güçlendirecektir.
Ahlâki ve politik toplumu demokratik toplum (demokratik komünalite) olarak sunmak da mümkündü. Kapitalist topluma karşılık verecek en uygun kategorik yaklaşım bu olabilirdi. Fakat demokratik toplumu da içerdiğinden, daha temel bir kategorik kavram olan ahlâki ve politik toplumu esas almaktan kaçınmadık. Adı geçen toplum çeşitli bölümlerde işlenmiştir. Burada yapacağım şey ana derleme olacaktır. Ahlâki ve politik toplumu nitelendirmeden önce, özüyle ilgili bir hususu ne kadar tekrarlarsam o kadar yerinde olacaktır. O da ahlâki ve politik toplumun bir yandan iyilik, mutluluk, doğruluk ve güzellik, diğer yandan özgürlük, eşitlik ve demokratiklikle olan özsel ilişkisidir. İyilik ve mutluluk zaten ahlâkın özüdür. Doğruluk hakikatle ilgilidir. Hakikati ahlâki ve politik toplumun dışında aramak beyhudedir. Ahlâki ve politik olamayan, hakikati bulamaz. Güzellik ise estetiğin amacıdır. Ahlâki ve politik toplum dışındaki güzelliği güzellik saymıyorum. Güzellik ahlâki ve politiktir! Diğer üçlü olan özgürlük, eşitlik ve demokrasinin ahlâki ve politik toplumla ilişkisi oldukça çözümlenmiştir. Hiçbir toplum ahlâki ve politik toplum kadar özgürlüğü, eşitliği ve demokrasiyi üretebilme, sağlayabilme gücünde değildir.
Birinci derleme hususu ahlâki ve politik toplumun değişebilme ve dönüşebilme kapasitesiyle ilgilidir. Ahlâki ve politik boyut temel varoluş olarak ortadan kalkmadıkça, ahlâki ve politik toplum değişme ve dönüşme kapasitesi en geniş toplum olarak düşünülebilir. Şüphesiz hiçbir toplumda ahlâk ve politika tümüyle ortadan kaldırılamaz. Ama işlevleri son derece daraltılabilir. Örneğin kapitalist modernite toplumunda ulusdevlet tahakkümünde ahlâk ve politika en aza indirgenmiş, hatta yok edilme sınırlarına kadar daraltılmıştır. Bunun nedenleri ve sonuçları üzerinde uzunca durmuştuk. Ahlâk ve politikanın sınırlandırılması durumunda toplum değişmiş mi oluyor? Hayır. Tersine daraltılmış, değişimi ve farklılaşması durdurulmuş, hatta homojenliğe zorlanmış ve çok sert bir hukuki statü altında boğuntuya getirilmiş oluyor. Değişim kapasitesi şurada kalsın, kapitalist modernitede tek tip kültür oluşturmak ve vatandaş yetiştirmek için homojenleştirme adı altında değişim daraltılmış, bizöteki ikilemine indirgenmiştir. Görünüşte sanki modern toplum sınırsız bir değişimi yaşıyormuş gibi çok renkli bir görüntü sunulur. Bu tamamen medyatiktir ve propaganda görüntüsüdür. Altındaki gerçeklik tek renklidir; ya griye yakındır ya da karadır.
Buna karşılık ahlâki ve politik toplumun çağdaş modernite hali olan demokratik toplum, gerçekten farklılıkları en geniş şekilde yaşayan toplumdur. Demokratik toplumda tek tip kültüre ve vatandaşlığa mahkûm kılınmadan, her toplumsal grup kendi öz kültürü ve kimliği etrafında oluşan farklılıklar temelinde bir arada yaşayabilir. Kimlik farklılaşmasından siyasi farklılaşmaya kadar topluluklar potansiyellerini açığa çıkartıp aktif bir yaşama dönüştürebilir. Hiçbir toplulukta homojenleştirilme endişesi yoktur. Tek renklilik çirkinlik, sıkıcılık ve fakirlik olarak görülür. Çok renklilik ise bağrında zenginlik, hoşgörü ve güzellik taşır. Bu koşullar altında eşitlik ve özgürlük daha çok sağlanmış olur. Ancak farklılığa dayanan eşitlik ve özgürlük değerlidir. Zaten ulusdevlet eliyle sağlanmış olan özgürlük ve eşitlik, dünyadaki tüm deneyimlerde de kanıtlandığı gibi ancak tekeller içindir. İktidar ve sermaye tekelleri gerçek özgürlükler ve eşitlikleri vermezler. Özgürlükler ve eşitlikler ancak demokratik toplumun demokratik siyaset tarzıyla kazanılır, öz savunmayla korunur.
Belki şu soru sorulabilir: Bir sistem bu kadar farklılığı nasıl kaldırabilir? Buna verilecek yanıt, ahlâki ve politik toplum esasında birliktir. Her birey ve grubun ödün vermeyeceği tek değer ahlâki ve politik toplum olarak kalmaktaki ısrardır. Farklılık için, eşitlik ve özgürlük için tek ve yeterli koşul ahlâki ve politik toplumdur. Demokratik toplum bu tarihsel toplumun modern hali olarak kendini gittikçe daha çok kanıtlamaktadır.
Modernizmin resmi sisteminin merkezî ideolojisi olan liberalizm bu gerçeği tersyüz etmek için hayli argüman kullanmaktadır. Kendisini neredeyse demokrasi ile özdeşleştirir. Tam bir kavram kargaşası yaratır. İdeoloji olduğu halde liberalizmin kendisini siyasi bir sistem olan demokrasi ile özdeşleştirmesi bunun tipik örneğidir. Özünde ise liberalizm bireyin toplum üzerindeki dizginsiz tahribatı anlamına gelir ki, tekellerin toplum üzerindeki egemenliği de bunu kanıtlar. Demokratik olmayan yapısı nedeniyle her türlü bireycilik, aileden devlete kadar her alanda diktatörlük eğilimi içindedir. Demokratik bireysellik ise farklıdır. Toplumun kararlılığı olarak ortak seslenişi bireyi önceler. Birey ancak bu sesi ve kararlılığı esas aldığında değer taşır ve toplumda saygın yer bulur. O halde liberal bireycilik bir nevi sınırsız ve sayısız tekel olarak antidemokratiktir. Hiçbir liberal veya neoliberal lafazanlık ve kavram kargaşası onun bu asli özelliğini değiştiremez. Kelime anlamı itibariyle özgürleşme yerine de kullanılan liberalizm, uygulamada bunu tekellerin sınırsız gelişmesinin ötesine taşırmadığını kanıtlamıştır. Görünüşte sunulan özgürlük, pratikte tarihte firavun rejimlerinde bile görülmeyen bir biçimde çok yönlü ideolojik ve maddi prangalara vurulmuştur. Gerçek özgürlük bir toplumda ancak toplumsal boyutla desteklendiğinde anlam kazanabilir. Toplumca desteklenmeyen bireysel özgürlükler ancak tekellerin insafına bağlı olarak anlam bulabilir ki, bu da özgürlüğün ruhuna aykırı bir durumu ifade eder. Liberalizmin eşitlik diye bir sorunu zaten yoktur.
Ahlâki toplum kapitalist modernite koşullarında tarihinin en daraltılmış, işlevsiz bırakılmış, kadük halini yaşar. Yine tarihin hiçbir döneminde görülmemiş biçimde ahlâki kurallar yerine hukuk kodları yerleştirilir. Burjuvazi sınıf olarak ahlâkı kadükleştirip, kendi sınıf egemenliğini hukuk adı altında en ince ayrıntılarına kadar kodlayarak topluma dayatır. Ahlâki toplum yerine hukuki toplum ikame edilir. Burada çok önemli bir değişiklikle karşı karşıyayız. Tarihte de hukukileştirme çabalarına rastlanır. Ama hukuk hiçbir dönemde burjuva modernitesinde olduğu kadar ayrıntıya boğulmamıştır. Aslında gerçekleştirilen şey hukuk adı altında sınıf tekelciliğidir, hukuk tekelciliğini yaratmaktır. Toplum gibi son derece karmaşık bir doğayı hukukla yönetmek mümkün değildir. Şüphesiz adil olmak kaydıyla toplumda hukukun yeri vardır; bu anlamıyla hukuk vazgeçilmezdir. Fakat pozitif hukuk adı altında devletçe topluma dayatılan adil hukuk değil, hukuka içerilmiş hâkim sınıf ve ulus tekelciliğidir, ulusdevlet kuralcılığıdır. Ahlâkın tahribi toplumun tahribiyle eşanlamlıdır. Olup bitenler bu gerçeği doğrulamaktadır. Bugün ABD veya Rusya toplumları gibi gözde toplumlar bir saat bile statükosuz, resmî hukuk kuralları olmadan kendilerini yaşatamazlar. Bunalım dönemlerinde zaman zaman rastladığımız gibi, resmi hukuk olmadan toplum vahşet alanına döner.
Aslında bu durum bir gerçeği ifade eder. Ulusdevleti toplumun gözeneklerine kadar dayatılmış savaş hali olarak tanımlamıştık. Bu gerçek bunalım dönemlerinde, krizlerde açıkça kanıtlanır. En büyük kriz potansiyelini resmi hukuk toplumları taşır. Bunun nedeni de ahlâki ilkeden yoksunluğudur. Eğer çevre felaket boyutlarında kriz yaşıyorsa, bunun nedeni ahlâki boyutun yoksunluğuna karşılık, çevre hukukunun da henüz geliştirilmemiş olmasıdır. Kaldı ki, çevre hukukla da korunacak bir konu değildir, çünkü sonsuzdur. Hukuki etkinlikler ise son derece sınırlıdır. Dolayısıyla ekolojik sorunun temelinde ahlâki toplum ilkesinden düşüş yatar. Ahlâki toplum ilkesine hak ettiği yeri vermeyen bir toplumun ne iç bünyesinde ne de çevresinde sürdürülebilirliği kalmıştır. Güncel gerçeklik bunu çok iyi açıklıyor.
Aynı hususlar politik toplum ilkesi için de geçerlidir. Politika yerine ulusdevletin devasa bürokratik idaresi konulduğunda, toplumların demokratik işlerliği kalmaz. Ulusdevlet idareciliğinin en ince gözeneklerine kadar sızdığı toplum felçli duruma düşürülmüş toplumdur. Tüm gerçekleşmelerini, ortak işlerini bürokrasiye terk etmiş bir toplum, hem zihin hem de irade olarak gerçekten ağır bir felçli hali yaşar. Bunu fark eden Avrupa’nın tüm gücüyle demokratik politik ilkeye sarılışı sebepsiz değildir. Az çok gelişmiş olması da bürokrasinin yanı sıra sınırlı da olsa toplumsal politikaya saha bırakmış olmasındandır.
Modernitenin ulusdevletinin gözünde politik toplum kendi varlığına, birliğine ve bütünlüğüne karşı bir tehdittir. Hâlbuki toplumun varoluş hali olan politik unsuru daraltmanın da ötesinde fiilen kullanılamaz hale getiren ulusdevlet idareciliği ve bürokratizmi toplum üzerinde sadece Demokles’in kılıcı olarak durmuyor, saat saat toplumu doğruyor. Çağımızın politik felsefesinin en temel sorunu bu gerçeklik olduğu gibi, faşizm olarak da pratikte yaşamın önündeki en büyük engeldir. Şunu belirtmiştim: Hitler şahsen yenildi, ama sistemi zafer kazanmıştır. Ulusdevletçilik politik toplumun ortadan kaldırılması anlamında (Hitler bunu katıksız biçimde başaran ilk kişi olmasa da, resmen ilan eden ve sahip çıkan kişidir) Hitler faşizmi ile özdeştir.
Politik ilkesi olmayan, işletilmeyen veya ortadan kaldırılan bir toplum bir kadavradır; en iyi hali ise sömürge toplumu olarak ifade edilebilir. Bu nedenle demokratik toplumun politik ilkeye kazandırdığı işlerlik hayati öneme sahiptir. Sistem olarak üstünlüğünün en temel kanıtıdır.
Uygarlık tarihi bir anlamda politik toplumun daraltılması ve işlevsiz bırakılarak kadükleştirilmesinin tarihidir. Toplumun sınıflaştırılması ancak sert geçen politik mücadelenin devlet lehine bastırılmasıyla mümkün olmuştur. Bu hususa çok dikkat edilmelidir. Sınıf mücadelesi sorunuyla en çok uğraşan Marksistler bile sınıflaşmanın doğasını doğru belirleyememişlerdir. Sanki sınıflaşma bir erdemmiş, uygarlığın ilerleticisiymiş gibi değerlendirmekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Tarihin mutlaka kat etmesi gereken bir aşamaymış, bir köprüsel ilişkisiymiş gibi sınıflaşmayı tarihsel materyalizmin gereği saymışlardır. Uygarlık çözümlememde sınıflaşmayı politik ve ahlâki toplumun daraltılması ve işlevsizleştirilmesi olarak değerlendirdim; sınıflaşma geliştikçe toplumun daha çok iktidar ve devlet hegemonyasına geçtiğini önemle belirttim. Tarih bu anlamda sert bir sınıf mücadelesiyle geçmiştir. Ama sınıflaşmanın gerçekleştirilmesinin kendisi bir ilerleme, gelişme olmak şurada kalsın, tersine toplumsal bir gerileme ve düşüştür. Ahlâki olarak iyi değil kötü bir gelişmedir. Sınıflaşmanın ilerleme için kaçınılmaz bir durak olduğunun iddia edilmesi, hele bunun Marksist bir ifade olarak belirlenmesi, özgürlük mücadelesinde içine düşülen ciddi bir yanlışlıktır.
Sınıfsal toplumlarla karşılaştırdığımızda politik toplumun en önemli özelliği sınıflaştırmaya karşı sürekli direnmesidir. Kendini en az sınıfsallaştıran toplum en iyi toplumdur. Politik mücadelenin başarısı kendini sınıflaştırmaya uğratmamasıyla belirlenebilir. Politik mücadele ancak kendi toplumunu sınıflaştırmayarak, dolayısıyla kendini iktidar ve devlet aygıtlarının tek taraflı zoru altına sokmayarak başarısını kanıtlayabilir. Gırtlağına kadar iktidar ve devlet zorunu yaşayan toplumlarda başarılı bir politik mücadeleden bahsetmek ciddi bir yanılgıdır. Kendini ya hiç iktidar ve devlet zoru (İç veya dış, milli veya gayri milli olması bu anlamda pek önemli değildir) altına sokmamak, ya da sert geçen bir mücadelenin ardından devlet ve iktidarla karşılıklı rızaya dayanan bir uzlaşmaya varmak, bu temelde iktidar ve devleti tanımak politik toplum için idealdir.
Kapitalist modernite politik toplumun en çok daraltıldığı ve işlevsizleştirildiği son uygarlık aşamasıdır. Bu hususun iyi kavranması gerekir. İdeolojik hegemonya olarak liberalizme göre politik mücadele, hatta demokratik siyaset kendi döneminde son derece gelişkindir. Yüzeyden bakıldığında doğru görünen bu idea, özde tersini ifade eder. Kapitalist modernite dönemi, bireycilik ve tekelciliğin azami geliştirilmesi sonucunda ahlâki ve politik toplumun en işlevsiz halini yaşadığı dönemdir. Azami iktidar olarak ulusdevlet, politik karakterini azami ölçüde yitirmiş toplumdur. Ulusdevlet böylesi bir toplumu doğurur. Hatta ortada toplum diye bir şey kalmaz. Toplum ulusdevlet ve küreselleşen şirketler içinde âdeta eritilmiştir. Michel Foucault bu noktada toplumun savunulmasını özgürlüğün temeli olarak görür. Toplumun yitirilmesini (aşırı bireycilik ve tekeller tarafından, modernitenin ta kendisi olarak) sadece özgürlüğün değil insanın da yitirilmesi olarak değerlendirir.
Demokratik modernite bu anlamda toplum savunulduğu oranda özgürlüğün de kazanılmasında tek çıkış yoludur. Demokratik siyasetle kendini bireyciliğe, ulusdevlete ve tekellere karşı savunan toplum, politik dokusunu işlevselleştirerek kendini modern demokratik topluma dönüştürür. Modern demokratik toplum ise tüm toplumsal işleri üzerinde düşünen, söyleyen ve kendini kararlaştırarak eyleme geçiren toplum olarak farklılaşmayı, çok kültürlülüğü, bu temelde eşitliği yaşamsallaştırarak üstünlüğünü kanıtlar. Böylelikle demokratik modernite sadece sınıfsal mücadeleyi doğru temelde vermekle kalmaz; aynı zamanda (reel sosyalizmin tarihsel trajik yanlışına düşüp) yeni bir iktidar veya devlet yaratarak kendi toplumunu da boğmaz, bu tarihsel tuzağa düşmez. Ne kadar iktidarlaşır ve devletleşirse sınıfsallığın da o oranda geliştiğinin, dolayısıyla sınıfsal mücadelenin kaybedildiğinin farkındadır. Bu farkında olma demokratik modernitenin temel özelliklerinden biri olarak belirlenebilmelidir.
Anlaşılacağı üzere, demokratik modernite ile ne kapitalist ne de sosyalist olarak yeni bir toplum tipi yaratılıyor. Demokratik modernite bu kavramların toplumu nitelendirmekten uzak propaganda kavramları olduklarını belirtiyor. Şüphesiz bir toplum gerçekleştiriliyor. Ama bu toplum ahlâki ve politik ilkenin azami rol oynadığı, sınıfsallaşmanın pek gelişme imkânı bulamadığı, dolayısıyla iktidar ve devlet aygıtlarının ya zorlarını dayatamadıkları ya da karşılıklı uzlaşmayla birbirini tanımanın gerçekleştiği, farklılık içinde birlik, eşitlik ve özgürlüğün hem bireyselliğin (bireyciliğin değil) hem de toplumsallığın özelliği olarak yaşandığı bir modern demokratik toplumdur. Daha fazla eşitlik, özgürlük ve demokrasi bu toplumun doğası gereği demokratik siyaset kurumunun yol açtığı değişim ve gelişimin sonucudur.
b Eko-Endüstriyel Toplum Boyutu
Demokratik modernitenin ekonomik ve endüstriyel boyutunun temeli ekolojiktir. Öncelikle ekonominin tanımını doğru yapmak önemlidir. Bu konuda ekonomipolitiğin muazzam bir saptırma ve köreltme aracı olduğunu kavramak öncelik taşır. Özellikle ‘kapitalist ekonomi’ kavramı tam bir propaganda oyunu ve safsatadır. Savunmamın önceki ciltlerinde de ortaya koyduğum gibi, kapitalizm ekonomi olmayıp ekonominin can düşmanıdır. Tekel kârı için yeryüzünü bir avuç Firavun ve Nemrut dışında yaşanmaz hale getiren ve özünde sadece artıkdeğeri değil tüm toplumsal değerleri talan etmeye dayalı sistemli, ideolojik ve maddi kültür hegemonyalı bir şebeke örgütlenmesidir. Kırk haramiler ve korsanlardan farkı, bu şebekenin kendisi için çok yönlü bir ideolojik meşruiyet, yasal kılıf ve iktidarsal dayanaklar oluşturmasıdır. Bu araçlarla kendi gerçek yüzünü ve özünü gizlemeye çalışır. Başta ekonomipolitik olmak üzere, birçok sözde bilimsel disiplinlerle kendini hakikatmiş gibi sunar. Muazzam bir ideoloji ve zordan örülü zırh olmazsa varlığını bir gün bile sürdüremez. Bu yapısallığıyla toplumun temel varoluşu olan çevre anlamını da içeren ahlâki ve politik toplumun temel faaliyet biçimi olarak ekonomik eylemini baskı ve sömürü altına alarak hem gelişmesini önler, hem de bir avuç azınlığın mutluluk kaynağına dönüştürür.
Fernand Braudel’in ekonomi tanımlamasında, temel insan ihtiyaçlarını zemin kat, tekeli ve fiyat istismarını içermeyen pazar etrafındaki meta faaliyetini esas ekonomi alanını belirleyen birinci kat, bu iki katın üzerindeki tekel ağları ve fiyat istismarından oluşan üst katı ise kapitalizm asıl alanı olarak belirlemesi ve pazar karşıtı sayması (I. Wallerstein bu saptamayı çok önemli bulur) büyük bir öğretici değere sahiptir. Liberalizmin ısrarla kapitalizmi piyasapazar ekonomisi saymasının bu tanımlama ışığında tam bir safsata olduğu açıktır. Kapitalizmin pazarla ilişkisi fiyat oyunlarıyla tekel kârı elde etmek ve bunun için gerekirse savaşlar ve bunalımlar çıkartmaktan ibarettir; bunun da ötesinde kapitalizm tüm ekonomiyi temel ihtiyaçları karşılayan bir faaliyet olmaktan çıkarıp en çok kâr getiren alanlara (azami kâr kanunu) kaydırmaya kadar her türlü çılgınlığı yapmaktan çekinmeyen vahşi bir oyun sistemidir. Oyun diyoruz, insan toplumunu temel varoluş nedenlerinden kopartacak kadar yaşam karşıtı bir eylem, saldırı tarzı olarak oyundur.
Genelde uygarlık tekelleri özelde kapitalist tekeller (tarım, ticaret, finans, iktidar ve ulusdevlet aygıtları) tarih boyunca tüm ekonomik çarpıtmaların, bunalımların, sorunların, açlık ve yoksulluğun, çevre felaketlerinin temel etkenidir. Bu temel etken üzerinde ayrıca her tür sosyal ve siyasal sınıflaşmalar, iktidarlar, aşırı kentleşmeden ve bunlardan kaynaklanan tüm hastalıklar, her tür dinsel, metafizik ve bilimci dogmalar içeren ideolojik saptırmalar, başta sanatın çarpıtılması olarak çirkinlikler ve ahlâki yoksulluk ve bozulmalar olarak kötülükler yükselir. Kapitalist modernitenin son dört yüz yılı bu saptamalara ilişkin sayısız örnek sunmaktadır.
Demokratik modernitede ekonomi gerçek anlamına kavuşur. Hem zemin katın temel ihtiyaçları olarak kullanım değerlerini (en önemli ihtiyaçları giderme özelliği), hem de gerçek bir piyasapazar ekonomisi olarak değişim değerini (metaların birbiriyle değişim oranları) ortaya çıkaran anlamlı sistematik yapıyı ifade eder. Demokratik modernitede ekonomi, üzerinde kâr hesapları yapılan bir alan olmaktan çıkar. Sınıf ayrımına yol açmadan ve ekolojiye zarar vermeden temel ihtiyaçların nasıl ve hangi yöntemlerle en verimli şekilde karşılanacağı netleşir. Bir toplumsal eylem alanı olarak ekonomi gerçek anlamına kavuşur. Ahlâki ve politik toplumun hem üzerinde gelişeceği hem de geliştireceği temel faaliyet biçimi olarak anlam kazanır.
Marksist ekonomipolitik de dahil, modernitenin ekonomi anlayışı, sınıfsal bakış açısından kurtulamamıştır. Değeri işçi ve patron ikilisine bağlayarak, tüm tarihseltoplum zeminini ihmal ve örtbas etme durumunda kalmıştır. Değer tarihsel toplumun bir ürünüdür. Patron ve tavizci işçi, bu ürünün sağlayıcısı olmak bir yana, temelde gaspçısı konumundalar. Bunun kanıtı çok açıktır: Ücretsiz kadın emeği olmadan bir tek patron ve tavizci işçi karnını bile doyuramaz, günlük yaşamını çekip çeviremez. Tek başına bu örnek bile kapitalizmin gayriekonomik çehresini netçe göstermektedir. Kaldı ki tarihseltoplum olmadan genelde uygarlığın, özelde resmi modernitenin varlık kazanamayacağını kapsamlıca göstermiş bulunuyoruz.
Demokratik modernitenin ekonomik boyutunda kullanım ve değişim değerlerinin endüstriyel ve ekolojik bütünlüğü esastır. Endüstrinin sınırı ekolojiye ve temel ihtiyaçların karşılandığı sınıra dayanır; bu iki sınırı aşamaz. Bu durumda ortaya çıkacak endüstri ekoendüstridir. Ekolojik olmayan endüstri ekonomik olmayan endüstridir. Ekoloji ile bağını yitiren endüstrinin sürekli çevreyi yiyerek imha eden makineleşmiş bir canavardan farkı yoktur. Yine temel ihtiyaçlar ekonomisiyle bağını yitiren bir endüstrinin kâr amacından başka bir değeri bulunmamaktadır. Bu gerçeklerden dolayı ekoendüstri temel ilke durumundadır. Tüm ekonomik faaliyetlerin bağlı olması gereken ana ilkedir bu. Bu durumda ekonomik eylem gerçek anlamını bulur; işsizlik, fazla veya eksik üretim, az veya çok gelişmiş ülkeler ve bölgeler, köykent zıtlığı, sınıflar arasındaki uçurum, ekonomik bunalım ve savaşların toplumsal zemini de ortadan kalkmış olur.
İşsizlik tamamen kâr amaçlı ekonomik yapılanmanın çarpıklığının bir sonucudur. Demokratik modernitenin ekonomik boyutunda bu çarpıklığa yer yoktur. İşsizlik en insanlık dışı bir toplumsal durumdur.
Fazla veya eksik üretim de yine kâr amaçlı ekonomik yapının çarpıklığının sonucudur. Temel ihtiyaçlar dururken ve endüstri bu kadar gelişmişken, ne eksik ne de fazladan üretimin bir anlamı vardır. Doğal koşullar dışında insan eliyle eksik veya fazla üretimin en az işsizlik kadar insanlık dışı bir durumu ifade ettiğini önemle belirtmek durumundayım.
Az veya çok gelişmiş ülkeler ve bölgeler meselesi de yine aynı kâr amaçlı ekonominin oluşturduğu insanlık dışı durumun başka bir ifadesidir. Böylelikle ülkeler ve bölgeler arasındaki her türlü çatışmanın tohumlarını ekerek, bitmez tükenmez yerel, ulusal ve uluslararası bunalım ve savaşlara yol açar. İnsan toplumunun hizmetindeki bir
ekonominin asla bu durumlara yol açmayacağı, açmaması gerektiği açıktır.
Tarihseltoplum tarihi boyunca bir uyum ve işbölümü üzerine kurulu köykent ilişkilerinin gittikçe derinleşen çelişkilere dönüşmeleri ve dengenin köytarım toplumu aleyhine bozulması, yine temelde ekonominin kâr amaçlı düzenlemelere tabi tutulmasıyla bağlantılıdır. Kent ve köyün, tarım, zanaat ve endüstrinin birbirlerini beslemeye dayalı ilişkilerinin yerini birbirlerini tasfiye eden ilişkilere bırakması, azami kâr kanununun vahim sonuçlarından bir başkasıdır. Köy ve tarım toplumu âdeta tasfiyenin eşiğine getirilirken, kent ve endüstri kanserolojik bir büyüme sürecine girmiştir. Sadece ekonomi değil, tarihseltoplumun kendisi tasfiye ile yüz yüze bırakılmıştır.
Azami kâr kanununa dayalı ekonominin bu tür çarpıtmalara uğratılması beraberinde sınıflaşmayı ve politik çatışmayı getirmiş; yerel, ulusal ve uluslararası her tür savaşa yol açmıştır. Uygarlık anlatılarında sanki insanlığın kaderiymiş gibi sunulan tüm bu olumsuzlukların temelinde, açık ki ekonominin ekonomi karşıtı kapitalist bireycilik ve tekelcilik tarafından sömürgeleştirilmesi ve talanı yatmaktadır.
Demokratik modernite ekonomiyi bu karşı eğilimlerden kurtarmakla kalmaz. Daha gelişmiş koşullara sahip yaşam biçimiyle işsizliği ve yoksulluğu tanımayan, fazla veya eksik üretime yer vermeyen, az veya çok gelişmiş ülke ve bölge farklılıklarını asgariye indiren, köykent çelişkisini birbirini besleyen ilişkilere dönüştüren bir sistematiğe sahiptir. Kendi sistematiği içerisinde toplumsal ve ekonomik farklılıklar sınıfsal sömürü boyutlarına taşınmaz, sınıfsal gelişmeler derinleşmez, bunalım ve savaş nedeni olabilecek ekonomik sömürü ve sosyal çelişkiler boyutlanmaz. Endüstriyalizm ve kentleşmenin sadece köy ve tarımı değil, gerçek, yaşanabilir boyutlardaki kent ve endüstriyi yutmasına da demokratik modernite sistemi izin vermez. Bunun mekanizması demokratik modernitenin temel boyutlarında bütünsellik halinde verilidir. Tüm topluluklar ekonomik faaliyetlerinde ahlâki ve politik boyutla bağlantılı olarak, ekolojik ve endüstriyel unsurları bütünlük içinde ele alır. Bunlar birbirlerine kopmaz bağlarla bağlantılıdır. Bireycilik ve tekelciliğin parçalayıcı pençelerine bir şey bırakılmaz. Ekoekonomi ve ekoendüstri, tüm toplumsal faaliyetlerde göz önünde tutulur. Bu temelde sadece çevreyi yeniden onarmak ve tarımı canlandırmak, köyü en sağlıklı çevreye sahip yaşam alanına çevirmek için hazırlanacak projeler bile tek başına tüm işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırma potansiyeline sahiptir. İşsizlik insanın doğasına aykırıdır. Bu kadar gelişmiş bir zekâya sahip insanoğlununkızının işsiz kalması ancak insanın zoraki eli ile mümkündür ve nitekim öyle olmaktadır. Bir karıncasının bile işsiz görünmediği doğa, nasıl en gelişmiş varoluşunu işsiz ve çaresiz bıraksın? İnsan pratiğinin harika ürünü olan teknoloji ve ona dayalı endüstri çağında yoksulluk neden kader olsun?
Açık ki, gerekli olan, sistemik yapısal dönüşümdür. Demokratik modernitenin hem tarihsel hem de güncel gerçekliği insanı kendi pratiğine, emeğine yabancılaştırmayan özelliktedir. Endüstri devrimi, bu pratiğin en büyük aşamalarından biri olarak, toplum ve ekonomisi için bir zaferdir. Sorun kapitalist modernitenin bu eşi görülmemiş zaferi daha başından itibaren kendi kâr kanununun hizmetine koymasıdır. Bunun için eşi görülmemiş bir bireycilik ve tekelcilik (ticari, sınaî, finans, iktidar ve ulusdevlet) inşa ederek tarihsel toplumu tasfiyenin eşiğine getirmesidir. Demokratik modernite bir anlamda bu çarpık modernite anlayış ve uygulamalarında sistematik ve yapısal devrimin adıdır. Ekoendüstri bu devrimin en temel boyutlarından biridir. Yalnız başına bu gerekçe bile demokratik modernitenin hayatiyetini kanıtlar.
Resmi modernitenin klasik ekonomik birimi aile ve profesyonel yapılı şirketler olarak sunulsa da, bunlar kâr amacı güden birimlerdir. Bunlardan hiçbirinin kâr dışında temel bir kaygısı yoktur. Dünya çapında ahtapot gibi kollarını yaymadıkları bir ekonomik alan bırakmamalarına rağmen, ilgilendikleri tek şey azami kârı nasıl sağlayacaklarıdır. İşsizliğin devasa boyutlara ulaşması, yoksulluğun derinleşmesi ve gelir uçurumunun çığ gibi büyümesi, bir yandan açlık içinde yüzen yüz milyonlarca insan kırılırken diğer yandan muazzam üretim potansiyelinin atıl bırakılması, fazla veya eksik üretimden kaynaklanan bunalımlara yol açılması, tarımın iflas ettirilmesi ve köy toplumunun tasfiyesi hep azami kâr kanununa dayalı şirketleşmenin, ekonomik daha doğrusu ekonomi dışı birimlerin faaliyetlerinin sonucudur. Demokratik modernitenin temel ekonomik birimi zihniyet ve yapı olarak elbette bu kâr amaçlı şirket birimlerine karşıt olacaktır.
Ekonomi tarih boyunca hep hassas bir konu olarak ahlâki ve politik toplumun baş kaygısını teşkil etmiştir. İşin ucunda kıtlık, açlık, ölüm gibi toplumu topyekûn tehdit eden olgular vardır. Birikim gibi kâr da toplumlarca hiçbir zaman meşru kabul edilmemiş, hep kötülükler ve hırsızlıkların kaynağı olarak görülmüştür. Fırsat doğduğunda bu birikimler devletçe müsadere edilmiştir. Böyle bir amaca bağlanarak ekonominin inşa edilemeyeceği çok açıktır. Zaten açıklandığı gibi, özü gereği ekonomi karşıtı bir faaliyet için ekonomiden bahsetmek çelişkinin ta kendisidir.
Bu çelişkiden kurtulmanın yegâne yolu ekotopluluk ekonomisidir. Binlerce ekotoplum koşullar gereği bir ekonomik birim olarak kendini örgütleyebilir. Aileler arasında parçalana parçalana birim özelliğini kaybetmiş tarımsal toprakların ekoendüstri ilkesi de göz önüne alınarak yeniden düzenlenmesi çoktan ivedilik kazanmış bir sorundur. Tarımda ekotoplulukların oluşturulması demokratik modernitenin en esaslı ekonomik ilkelerinden biridir. Bununla bağlantılı olarak serflik ve kölelikten kalma çiftlik tarzı tarımsal üretim de geçerliliğini yitirmiştir. Ekolojik ölçekte tarım birlikleri oluşturularak gerçekleştirilecek ekotopluluklar köy modernitesinin de temelidir. Köy veya modern köy bir ekotopluluk olarak, ekolojik ölçekli ekonomik birimler olarak varoluşunu yeniden kazanabilir.
Şehirlerde de benzer ekotopluluklar oluşturulabilir. Kent planlamasında, ekoloji eksenli ekonomi genel bütünlüğün bir parçası olarak düzenlenir. Tıpkı kenti yutan bürokrasi olmaması gerektiği gibi, kenti yutan ekonomi de olamaz. Her kentin doğasına uygun ekonomi kâr amaçlı olmayan, şehirdeki işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen optimal büyüklükteki birimler olarak örgütlendirilir. Şehrin nüfusu yapı ve yeteneklerine uygun olarak bu birimlere dağıtılabilir.
Belki de sosyalist planlı bir ekonomiden bahsediyoruz gibi gelebilir. Fakat bahsettiğimiz model farklıdır. Bu modelin merkezî planlama ve kumanda ekonomisiyle alakası olmadığı gibi, vahşi, kâr amaçlı, ekonomi dışı sözde ekonomik şirketlerle de alakası yoktur. Yerel ahlâki ve politik toplumun karar ve eylemini gerçekleştirdiği bir yapıdır. Elbette ulusal, bölgesel, hatta uluslararası koşulları göz önüne getiren bir koordinasyon her zaman gereklidir. Ama bu durum kararın ve eylemin yerel toplumun inisiyatifinde olmasını ortadan kaldırmaz. Tekrarlamalıyım ki, ekonomi teknik bir altyapı sorunu değildir; toplumların temel varoluş yapısı olarak toplumun tümünün görüş, tartışma, karar ve örgütsel eylemiyle, çalışmasıyla gerçekleştirilen bir faaliyettir. İnsanın ekonomiden kopartılması bütün yabancılaştırılmaların temelidir. Bunun önlenmesi şart olduğu gibi, yegâne yolu da ekonomiyi tüm topluluklara
mal etmekten geçer. “Biri yer biri bakar”dan kıyamet koptuğu gibi, “Biri çalışır biri boşta gezer”den de kıyamet kopar. Mutlaka topluluk eksenli, ekolojik ve verimlilik esaslarına bağlı olarak örgütlenmesi gereken ekonomi, toplumun temel varoluş koşuludur. Toplumdan, topluluklardan başka hiç kimse bu varoluş hakkına ne sahip olabilir ne de bu hakkı ortadan kaldırabilir. Birimler ister ticari, ister sınaî, ister tarımsal, hatta sadece aracı rol oynamak kaydıyla ister finansal olsun, bu temel ilkelere uymak durumundadır. Devasa bir fabrikanın da, bir köytarım biriminin de temelinde bu ilkeler olmalıdır.
Demokratik modernitedeki ekonomik birimlerde mülkiyet önemini yitirir ve ikinci planda kalır. Mülkiyet elbette ilkelere uygun tasarrufta bulunan topluluklara ait olacaktır. Ne aile ne de devlet mülkiyeti modern ekonomiye yanıt oluşturabilir. Hiyerarşik dönemden kalma devlete ve aileye özgü mülkiyet kapitalist modernitede bile varlığını sürdüremez durumdadır. Hatta şirketler bile ekonomik gerekçelerin zorlaması nedeniyle gittikçe çalışanların ortak mülkiyetine girmektedir. Fakat yine de mülkiyet normlarını birbirlerinden kalın çizgilerle ayırmamak gerekir. Tıpkı iki uygarlık sistemi iç içe yaşadıkları gibi, mülkiyet sistemleri de uzun süre iç içeliğini koruyacaktır. Topluluk mülkiyetinde aile mülkiyeti varlığını koruduğu gibi, devletin de varlığı etkisini ve payını sürdürecektir. Önemli olan çevreye, üretkenliğe, işsizliğe yanıt olabilecek esnek mülkiyet normlarına açık olmaktır. Bireyin varlığına, özgürlüğüne, iyilik ve güzelliğine hizmet edecek her tasarruf mülkiyet de olsa değerlidir. Fakat topluluksuz bu değerler oluşamayacağına göre, bu sorunları optimal sınırlar dahilinde çözmek yine en doğrusudur. Demokratik modernite, tarih boyunca komünal varlığını hiçbir zaman yitirmemiş topluluk temelli mülkiyeti modern koşullarda yeniden ahlâki ve politik toplumun temeline yerleştirerek tarihsel rolünü bu konuda da başarıyla oynayabilecek durumdadır.
c -Demokratik Konfederalist Toplum Boyutu
Toplumsal doğanın üçüncü boyutunu yönetimsel düzeyde demokratik konfederalist sistem biçiminde belirlemek mümkündür. Bölümlemenin tüm sakıncalarına rağmen, üçlü boyutla açıklamak öğretici olabilmektedir. Önemli olan boyutların iç içeliğidir. Keyfi olarak birinin yerine başka bir şey yerleştirmek mümkün olabilir, ama ortaya çıkan şey demokratik modernite sistemi olmaz, başka şey olur. Kapitalist modernitenin üç boyutu da iç içedir. Boyutları birbirini gerektirir.
Resmi modernitenin temel devlet formu olan ulusdevletin karşılığını demokratik modernitede demokratik konfederalist sistem oluşturur. Bunu devlet olmayan siyasi yönetim biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Sisteme özgünlüğünü veren de bu özelliğidir. Demokratik yönetimleri kesinlikle devletin idari yönetimiyle karıştırmamak gerekir. Devletler idare eder, demokrasiler yönetir. Devletler iktidara, demokrasiler kolektif rızaya dayanır. Devletlerde atama, demokrasilerde seçim esastır. Devletlerde zorunluluk, demokrasilerde gönüllülük esastır. Benzeri farklılıkları çoğaltmak mümkündür.
Demokratik konfederalizm sanıldığı gibi günümüze özgü herhangi bir yönetim biçimi değildir; tarihte olanca ağırlığıyla yer bulan bir sistemdir. Tarih bu anlamda merkezî devletsel değil konfederaldir. Devlet formu çok resmileştiği için tanınmıştır. Fakat toplumsal yaşam konfederalizme daha yakındır. Devletin hep merkeziyetçiliğe koşması dayandığı iktidar tekellerinin çıkarlarını esas alması nedeniyledir. Aksi halde bu çıkarları koruyamaz, ancak çok sıkı bir merkeziyetçilik güvence sağlayabilir. Konfederalizmde tersi geçerlidir. Demokratik konfederalizmin esas aldığı tekel olmayıp toplum olduğu için mümkün olduğunca merkeziyetçilikten kaçınmak durumundadır. Toplumlar homojen olmayıp çok sayıda topluluktan, kurum ve farklılıktan oluştuğu için, hepsinin ahenk içinde bütünlüğünü sağlama ve koruma zorunluluğunu duyar. Dolayısıyla aşırı merkeziyetçi bir yönetim bu çokluklarda sık sık patlamalara yol açar. Tarihte bunun sayısız örnekleri vardır. Her topluluk, kurum ve farklılığın kendini yansıtmasına uygunluğundan ötürü demokratik konfederalizm daha çok yaşanır. Çok tanınmış bir sistem olmaması, resmi uygarlığın hegemonik yapısı ve ideolojisinden ötürüdür. Resmi olarak tanımlanmış olmasa da, toplumlar tarihte esas olarak konfederaldir. Tüm aşiret, kabile, kavim yönetimleri hep gevşek ilişkiler niteliğindeki konfederalizme izin verir. Aksi halde iç özerklikleri zedelenir. Bu ise varlıklarını dağıtır. Hatta imparatorluklar bile iç yapılarında sayısız farklı yönetime yaslanırlar. Her türlü kabile, aşiret ve kavim yönetimleri, dinsel otoriteler, krallıklar, hatta cumhuriyet ve demokrasiler bir imparatorluk bünyesinde birleşebilirler. Bu anlamda en merkezî oldukları sanılan imparatorlukların bile bir nevi konfederalizm olduğunu kavramak önemlidir. Merkezî yönetim modeli toplumun değil tekelin gereksinim duyduğu bir idari modeldir.
Kapitalist modernite süreci devletin azami merkezileştiği süreçtir. Toplumdaki siyasi ve askeri güç merkezleri otorite denilen en güçlü tekel lehine alıkonularak, toplum siyasi ve askeri alanlarda azami ölçüde güçsüz ve yönetimsiz bırakılarak gelişen modern monarşiler ve ardı sıra geliştirilen ulusdevlet, toplumun askeri ve siyasi olarak en güçsüz ve silahsız bırakıldığı yönetimler olmuştur. Toplumsal huzur ve hukuk düzeni denilen olgu burjuva sınıf egemenliğinin tahkim edilmesinden başka bir şey değildir. Sömürünün yoğunlaşması ve aldığı yeni biçimler ulusdevletin varlığını zorunlu kılmıştır. İktidarın azami bir merkezî devlet olarak örgütlenmesi de diyebileceğimiz ulusdevlet, modernitenin esas yönetim biçimidir. Bir kılıf gibi üstüne giydirilen ‘burjuva demokrasisi’ denilen uygulamalar, esas olarak toplumda iktidar tekeline meşruiyet sağlamak içindir. Ulusdevlet demokrasi ve hatta cumhuriyetin inkârı temelinde vücut kazanır. Demokrasi ve cumhuriyetler mahiyeti itibariyle ulusdevletten farklı yönetim biçimleridir.
Demokratik modernite gerek tarihsel temeli itibariyle gerekse güncel karmaşık toplumsal doğa açısından demokratik konfederalizmi temel siyasi model olarak belirlemekle keyfi bir seçimde bulunmuyor; ahlâki ve politik toplumun siyasi çatısını ifade etmiş oluyor. Toplumsal doğanın homojen ve monolitik olmadığı tam kavranmadıkça demokratik konfederalizmi anlamak güçleşir. Resmi modernitenin son dört yüz yıllık tarihi çok etnisiteli, çokkültürlü, farklı siyasi oluşumlu ve öz savunmalı toplumun homojen ulus adına bir tür soykırıma (genellikle kültürel, zaman zaman fiziki soykırımlar) tabi tutulmasının tarihidir. Demokratik konfederalizm ise bu tarihe karşı öz savunma, çok etnisiteli, çok kültürlü ve farklı siyasi oluşumlarda ısrar tarihidir. Postmodernizm bu çatışmalı modernite tarihinin yeni biçimler altında devam etmesidir.
Son iki yüz yılın en tanrısal varlığı olarak kutsanan ulusdevletin küresel finans çağında çatlamasına karşılık, bünyesinde zorla erittiği ve bastırdığı toplumsal gerçeklerin intikam alırcasına yeniden gündemleşmesi birbirleriyle bağlantılı süreçlerdir. Finans çağının kâr anlayışı ulusdevletin değişimini gerekli kılmaktadır. Bunalımın sistemik
olmasında bu değişim gerekliliği önemli rol oynar. Neoliberalizmin ulusdevleti yeniden inşası ise bir türlü başarılı olamamaktadır. Ortadoğu deneyimleri bu bakımdan öğreticidir.
Karşıt modernite olarak kendini gittikçe daha çok görünür kılmak durumunda olan demokratik sistem bu koşullar altında varoluşunu güçlendirirken, biçim sorunlarını başarıyla çözmekle karşı karşıyadır. Konfederalizmin tarihe yabancı olmadığını, günümüz toplumunun karmaşıklaşan doğasına daha iyi yanıt olduğunu bu amaçla belirlemeye çalıştık. Ahlâki ve politik toplumun kendini en iyi ifade etme yolunun demokratik siyaset olduğunu sıkça dile getirdik. Demokratik siyaset demokratik konfederalizmin inşa tarzıdır. Demokratikliğini de bu tarzdan alıyor. Karşıt modernite gittikçe merkezileşen, toplumun en iç gözeneklerine kadar yayılan iktidar ve devlet aygıtlarıyla kendini sürdürmeye çalışırken, aslında politik alanı da yok etmiş oluyor. Buna mukabil demokratik siyaset toplumun her kesimine ve kimliğine kendini ifade etme ve siyasi güç olma olanağını sunarken, politik toplumu da birlikte oluşturmuş oluyor. Politika yeniden toplumsal yaşama giriyor. Politika devreye girmeden devlet krizi çözümlenemez. Krizin kendisi politik toplumun yadsınmasından kaynaklanmaktadır. Demokratik siyaset günümüzde derinleşen devlet krizlerini aşmanın yegâne yoludur. Aksi halde daha da sıkı merkezî devlet arayışları sert kırılmalara uğramaktan kurtulamaz.
Bu etkenler bir kez daha demokratik konfederalizmin güçlü bir seçenek olarak gündemleştiğini göstermektedir. Sovyet Rusya deneyiminde başlangıçta revaçta olan konfederalizmin merkezî devlet adına hızla ortadan kaldırılması reel sosyalizmin çözülüşünün en temel nedenidir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin başarılı olamamaları ve kısa süre içinde yozlaşmaları, demokratik siyaseti ve konfederalizmi geliştirmemeleriyle yakından bağlantılıdır. Devrimci hareketlerin son iki yüz yıllık deneyimlerinin başarısızlığa uğramasının temelinde de ulusdevleti daha devrimci sayıp demokratik konfederalizmi geri bir siyasi biçim olarak görerek tavır alışları yatmaktadır.
Kapitalist modernitenin öz silahı olan ulusdevlete sarılarak kısa yoldan büyük toplumsal dönüşümleri gerçekleştireceğini sanan kişi ve hareketler bu silahla kendilerini vurduklarını çok geç kavradılar.
Demokratik konfederalizm ulusdevlet sistematiğinden kaynaklanan olumsuzlukları aşma potansiyeline sahip olduğu gibi, toplumu politikleştirmenin de en uygun aracı konumundadır. Basittir ve uygulanabilir. Her topluluk, etnisite, kültür, dinî cemaat, entelektüel hareket, ekonomik birim vb. birer politik birim olarak kendilerini özerkçe yapılandırıp ifade edebilir. Federe yapı veya özerklik, kendilik denilen kavramı bu çerçeve ve kapsamda değerlendirmek gerekir. Her kendiliğin yerelden küresele kadar konfederasyon oluşturma şansı vardır. Yerelin en temel öğesi özgür tartışma ve karar hakkıdır. Her kendilik veya federe birim, katılımcı demokrasi olarak da kavramlaştırılan doğrudan demokrasiye uygulama şansı tanıması nedeniyle eşsizdir. Bütün gücünü doğrudan demokrasinin uygulanabilirliğinden alır. Temel bir rolü olmasının gerekçesi de budur. Ulusdevlet doğrudan demokrasinin ne kadar inkârı ise, demokratik konfederalizm de tersine o kadar onun oluşturucu ve işlevselleştirici biçimi konumundadır.
Doğrudan katılımcı demokrasinin ana hücreleri olarak federe birimler, koşullar ve ihtiyaçlar gerekli kıldığı kadar konfedere birliklere dönüşme esnekliği bakımından da eşsiz ve idealdir. Doğrudan katılımcı demokrasiye dayalı birimleri esas almak kaydıyla geliştirilecek her tür siyasi birlik demokratiktir. En yerelde doğrudan demokrasinin uygulandığı, yaşandığı birimden en küresel oluşuma kadar geliştirilen politik işlevselliğe demokratik siyaset demek mümkündür. Gerçek demokratik sistem tüm bu süreçlerin yaşanmasının formülasyonudur.
Toplumsal doğa dikkatlice gözlemlenirse, ulusdevletin ‘demirden kafes’ niteliği ile demokratik konfederalizmin en uygun özgürleştirici niteliği rahatlıkla anlaşılabilir. Ulusdevlet toplumu ne kadar bastırıyor, tek tipleştiriyor ve demokrasiden uzaklaştırıyorsa, demokratik konfederalist model de o kadar özgürleştirici, çoklaştırıcı ve demokratikleştiricidir.
Dikkat edilmesi gereken bir husus da federe ve kendilik birimlerini çok zengin bir kapsamda düşünmektir. Bir köy veya şehir mahallesinde bile konfedere birliklere ihtiyaç olacağını anlamak büyük önem taşır. Her köy veya mahalle rahatlıkla bir konfedere birlik olabilir. Örneğin köyün ekolojik birimi yani federesinden özgür kadın, öz savunma, gençlik, eğitim, folklor, sağlık, yardımlaşma ve ekonomi birimlerine kadar çok sayıda doğrudan demokrasi birimi köy çapında birleşmek durumundadır. Bu yeni birimler birimine de rahatlıkla konfedere (federe birimlerin birimi) birim veya birlik denilebilir. Aynı sistemi yerel, bölgesel, ulusal ve küresel seviyelere kadar taşırdığımızda, demokratik konfederalizmin ne denli kapsayıcı bir sistem olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Demokratik modernitenin temel boyutlarından üçünün de birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğunu konfederalizm sistematiği ile daha iyi anlamak mümkündür. Her boyut bu sistem içinde kendini tartışma, değerlendirme, kararlaştırma, yeniden yapılandırma ve eylemselleştirme potansiyeline sahip olduğu için, toplumsal doğanın tarihsel toplum gerçekliği ve bütünselliği de en iyi biçimde sağlanmış oluyor.
Toplumsal öz savunmayı da demokratik konfederal sistemde en iyi biçimde gerçekleştirmek mümkündür. Öz savunma demokratik siyasetin bir kurumu olarak konfederal sistem kapsamındadır. Öz savunma tanım olarak demokratik siyasetin yoğunlaştırılmış ifadesidir.
Ulusdevlet esas olarak askeri bir sistemdir. Tüm ulusdevletler içte ve dışta çok acımasız, çeşitli, uzun süreli, değişik biçimde gerçekleştirilen savaşların ürünüdür. Savaşların ürünü olmayan tek bir ulusdevlet düşünülemez. Sadece kuruluş aşamasında değil, hatta ondan daha fazla kurumlaşma ve çözülme dönemlerinde ulusdevlet tüm toplumu içerden ve dışarıdan militarist bir zırhla kaplar. Toplum tümüyle askerileşir. İktidar ve devletin sivil idare denen kurumları esas olarak bu askeri zırhı örten perde durumundadır. Burjuva demokrasileri denen aygıtlar daha da ileri gidip, bu militarist yapılanma ve zihniyeti demokrasi cilası ile örtbas ederek, liberal demokrat bir toplumsal sistemin yürürlükte olduğu propagandasını yükümlenir. Modernite yönetiminin bu yaman çelişkisini çözümlemeden, herhangi doğru bir siyasallaşma ve demokratik siyaset yapma olgusundan bahsetmek mümkün değildir. ‘Askermillet’ denilen olgu budur. Bu ise son dört yüz yıldan bu yana inşa edilen tüm ulusdevletler için geçerli bir olgudur. Tüm toplumsal sorunlar, bunalımlar ve çürümelerin altında bu gerçeklik yatar. Çözüm olarak dayatılan ve sıkça tekrarlanan her tür (darbeli, darbesiz, askeri, sivil faşizmler) faşist iktidar uygulamaları ulusdevletin doğası gereğidir; onun biçimsel ifadesinin en özgün halidir.
Demokratik konfederalizm ulusdevlet kaynaklı bu militaristleşmeyi ancak öz savunma aracı ile durdurabilir. Öz savunmadan yoksun toplumlar kimliklerini, politik özelliklerini ve demokratikleşmelerini yitirme tehlikesiyle yüz yüze kalırlar. Bu nedenle öz savunma boyutu toplumlar için basit bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Toplum ancak kendini savunabiliyorsa kimliğini koruduğundan, politikleşmesini sağladığından ve demokratik siyaset yapabildiğinden bahsedebilir. Bu gerçekler ışığında demokratik konfederalizm aynı zamanda bir öz savunma sistemi olarak boyutlanmak durumundadır. Tekellerin küresel hegemonik çağında ve bütün toplumu ulusdevlet biçiminde militaristleştirdiği koşullarda, demokratik modernite ancak tüm toplumu kapsayacak tarzda, tüm zaman ve mekân koşullarında öz savunma ve demokratik siyaset temelinde, konfederal ağlardan oluşan öz sistematiğiyle hegemonyaya karşılık verebilir. Ne kadar hegemonik şebeke (ticari, finansal, sınaî, iktidar, ulusdevlet ve ideolojik tekel) varsa, demokratik modernite de o denli konfederal, öz savunmacı ve demokratik siyaset ağları geliştirmek durumundadır.
Bu boyut konusunda değinmemiz gereken son bir sorun, ulus devlet ile toplumsal doğa arasındaki ilişki ve çelişkilerin nasıl sürdürülebileceğine ilişkindir. Özellikle reelsosyalist ve ulusal kurtuluşçu akımlar kendilerine hâkim olan iktidarcı yaklaşımlar (burjuva iktidarı yerine proletarya iktidarı, hatta diktatoryası; sömürgeci, işbirlikçi yönetimler yerine milli iktidarcı yaklaşımlar) nedeniyle tarihin en trajik yanlışlarını yaparak, kapitalizme hak etmediği bir kendini sürdürme şansı sunmuşlardır. Bir nevi iktidar ve devlet yıkma ve yerlerine yenilerini inşa etme anlayış ve uygulamaları da diyebileceğimiz bu ve benzeri akımlar toplumun militarizasyona boğulmasında, politik niteliğini yitirişinde ve demokratik mücadeleyi kaybedişinde en sorumlu güçler konumundadırlar. Yaklaşık iki yüz yıldır bu tarz yaklaşımlar kapitalist hegemonyacılığın ulusdevletçiliğine kendi elleriyle altın tepsi içinde zafer sunmuşlardır. Anarşistler ve daha gecikmeli de olsa bazı postmodernist, feminist ve ekolojist hareketlerle diğer sivil toplumcu ve sol anlayışlar bu konuda daha olumlu pozisyondadır.
İki modernite sisteminin daha önce koşulları ve ilkelerini sunduğumuz biçimde barış ve çatışmalarla dolu uzun bir süreyi birlikte yaşamaları kaçınılmazdır. Hayatın bir gerçeğidir bu. Uzun süreli bu birlikte yaşam sürecini ne ilkesiz teslimiyetçi barış yaklaşımlarıyla, ne de her koşulda çatışmacı ve savaşçı anlayış ve uygulamalarla sürdürmek doğru olabilir. Ulusdevlet sistematiğiyle demokratik konfederalizm sistematiğinin ilkeli ve koşullu barışlarla olduğu kadar, bu koşullar ve ilkelerin çiğnenmesi durumunda öz savunma savaşımlarıyla birlikte yaşanacağını hesaba katan siyaset felsefesi ile stratejik ve taktik yaklaşımlar, tarihseltoplumun özgürlük, eşitlik ve demokratik yürüyüşüne daha uygundur.
Savunmamın bu uzun bölümünde çözümlemeye çalıştığım uygarlık tarihinin son dönemi olarak modernitenin ikili karakterini yeterince tanımladığım kanısındayım. Uygarlık tarihinin diyalektik gelişiminde olduğu gibi, modernitenin kendisi ve daha kısa olan tarihçesi de yoğun diyalektik gelişimlerle yüklüdür. Diyalektik derken anlaşılması gereken husus, iki uçlu ilişkili ve çelişkili gelişimin iki farklı zihniyet ve yapılanmayı bağrında taşıdığıdır. Son dört yüz yıllık tarih kapitalizmin modernizme damgasını vurduğunu doğrulamaktadır. Ama kapitalizmin damgasını vurması modernitenin tümüyle kapitalist olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki, kapitalizmin kendisi de bir toplum biçiminden ziyade bir kâr ve sermaye birikim sistemidir. Modernite gibi çok kapsamlı bir olguyu nitelendirmeye uygun bir sistem değildir. Her ne kadar sıkça kapitalist modernite kavramını kullanmış olsam da, bunu moderniteye damgasını vurma biçiminde anlamak gerektiğini hep vurguladım. Bununla birlikte modernitenin ikinci yüzünü demokratik modernite (Daha uygunu bulunursa adı değişebilir) olarak değerlendirmenin (Demokratik damgalı modernite denilmesini uygun bulmuyorum) daha çok gerçek payı taşıdığını çözümlemeye çalıştım. Kapitalistsosyalist toplum ayrımında yaşanan tarihî yanlışlıklara ve çözümsüzlüklere düşmemek için, kapitalist modernitesosyalist modernite ayrımı gibi çok daha sığ tutumlardan kaçınmaya özen gösterdim.
İki farklı modernite olgusunu mukayeseli ele alma ve tarihsel olarak karşılaştırma yöntemini hep kullandım. Zira gerçeğin kendisi çatallıydı. Uygarlık tarihi gibi daha kısa evresi olarak modern zamanlar da bütün ilişki ve çatışmalarıyla bu ikileme tanıklık etmekteydi. Deneme niteliğinde de olsa yapmaya çalıştığım, bu tanıklıklara dayanarak tanımlamalar ve kısa çözümlemeler geliştirmektir. En azından bir düşünce taslağı olarak anlaşılacağından kuşku duymuyorum.
Şüphesiz geliştirilecek eleştiri ve öneriler çözümlemeleri daha da güçlendirecektir.
Kâr ve sermaye birikim sistemi olan kapitalizmin modernizme damgasını vurduğu ve finans kapitalin hâkimiyetinde küresel hegemon güç olarak halen konumunu sürdürdüğü inkâr edilemez. Bununla birlikte sistem (dünya kapitalist sistemi, dünya sistem) olarak inşa edildiği tüm mekân ve zaman koşullarında bağrında yoğun çelişik güçler taşıdığı da inkâr edilemez. Kavram kolaylığı açısından demokratik modernite güçleri olarak tanımlanmaya çalışılan bu güçlerin sadece reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketleri olmadığı, başta anarşizm olmak üzere son dönemde ekolojist, feminist ve radikal dinci sistemler gibi çıkışlara da tanık olunduğu bilinmektedir. Sistemin bağrı çoktan deşilmiş, sistemin içinden ve dışından (Daha çok dışından demem gerekir, çünkü toplumsal doğa asıl olarak dıştan gelen güçleri tanımaktadır) gelen güçler sistemin tüm mekân ve zamanlarında varlık, özgürlük ve eşitlik istemlerini hep dile getirmişler ve eyleme geçirmişlerdir. Yine sistem arayışlarından hiç geri durmamışlardır.
Tüm uygarlık tarihinde olduğu kadar modern zamanlarda da sistemlerin birbirlerini imha etme ve tekelleşme çabaları sonuç vermediği gibi, bunun bedeli de ağır olmuştur. Şüphesiz taşıdığı körlükler bu sistem savaşlarının bilançolarını çok ağırlaştırmıştır. Sistemler birbirlerine ağır basarak yaşamaya devam etmek isteyeceklerdir. Küresel düzeyden yerel düzeylere kadar hep hegemonyalar dayatılacağı gibi, karşıt direnişler de deneylerden çıkardıkları derslerle daha da güçlenerek devam edeceklerdir. Çözümsüzlükler devam ettikçe barışı ve savaşı hep beraber yaşamaya devam edeceğiz. Çözümlemeler ve çözümler daha başarılı oldukça, doğruyu, iyi ve güzeli daha çok yansıttıkça, elbette barışsızlık ve savaşsızlık hali diyebileceğimiz daha arzulu, güzel bir dünyayı hayal edebiliriz, gerçekleştirebiliriz. Elbette daha çok barış, daha az savaş da değerli bir haldir ve gerçekleştirme çabaları soyludur. Yalnızca ilkeli, onurlu olmak kaydıyla.
Küresel finans kapital hegemonyasının kendisini en derin kriz süreci olarak tanımladık. Gelişmeler bu tanımı doğrulamaktadır. Ayrıca krizin sistemik ve yapısal olduğunu da kapsamlıca dile getirdik. Güncel kriz haberleri bile krizin sistemik ve yapısal karakterini doğrulamaktadır. Kriz dönemlerinde modern sistemler doğurgan olurlar. Bazıları sağlıklı çözümler yarattıkları gibi, sağlıklı olmayan çözümler de eksik olmaz. Kapitalizmin liberal ütopyasında çok geniş ve eklektik çözümler paketi hiç eksik edilmez. Günlük, haftalık, aylık, yıllık, on yıllık, elli yıllık planlar yapıp duruyorlar. Bu onların işidir. Yapmaya devam edecekler.

Demokratik modernite güçlerinin şansı bu kriz dönemlerinde daha fazla artabilir. Arkalarındaki muazzam direniş tarihi, özgürlük ve eşitlik ütopyaları önlerini aydınlatıyor. Ayrıca yenilgi ve yetmezliklerden çıkardıkları büyük dersler vardır. Hepsini iç içe entelektüel, ahlâki ve politik görevler demeti olarak kavrayıp eyleme geçirdiklerinde elbette başarı şansları yüksektir. Yine de sistemik ve yapısal kriz dönemlerinin dikkate alınması gereken kendine özgü yanları vardır. Ne kadar geçmişin izinde olsalar da, uygulanması gereken bilimin ve ahlâkipolitik felsefenin yenilik içermesi gerektiğini göz ardı edemezler. Aksi halde geçmişte çokça yaşanan sığlıklar yeni körelmeleri beraberinde getirecektir. Hele liberalizmin kendini sıkça neo’laştırması tehlikeyi daha da büyütür. Herkes 1929’da yaşanan dünya çapındaki büyük bunalımdan devrimler beklerken, tersine yükselen faşist dalganın halen etkisini sürdürdüğü unutulmamalıdır. Toplum her zamankinden daha fazla ahlâki ve politik niteliğinden yoksun kılınmıştır. Bilişim teknolojisi küresel ideolojik hegemonyacı güçlerin eline muazzam sanal dünyalar sunma ve gerçek dünyayı saptırma olanaklarını fazlasıyla vermektedir. Çürüyen yapılarını rahatlıkla yeni bir sistemle ambalajlayıp yeni doğmuş gibi sunmakta beis görmezler. Mevcut kitle çoktan faşizmin sürü kitlesine dönüştürülmüştür. Umut kırılmasına düşmeden, gerçeğin analitik ve duyumsal yanını birleştirmekle yetinmeyip, mutlaka ahlâki ve politik yaşamayı her anımıza ve mekânımıza taşımadıkça kolayca boşa çıkarılabileceğimizi vurgulamak için belirtiyorum. Bundan sonraki son bölümde bu konular yer alacaktır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder